O tarihten beri silahlı Türk için yolda, yazı-yabanda rastladığı Kürt'ü öldürmek, bir araya toplayıp topluca katletmek, evine kilitleyip diri diri yakmak, köylerini, şehirlerini bombalamak haktır.
Yurdunu, yuvasını talan etmek, hayatına el koymak, onurunu kirli postala paspas edip ırzına geçmek, asla hesabı sorulmayan, sorgu-suale gerek duyulmayan hak...
Bu hak devlet adına atadan toruna devrediliyordu. Bu, kendi suçlarını yalayıp yutan dehşetti.
Çete deseniz, o da değildi. Çeteler, ölüm seferine çıktıklarında hasımla günahsızı ayıran kurallara sahipti; çocuklar ve kadınlar hedef değildi. Bunlarda o da yoktu: "Kürt mü? Müstahaktır; vur, kurtul!"
Eğer suçlu aramaksa, beş saat boyunca takipte tuttukları Roboskîli çocukları kuşatıp ele geçirme fırsatları, imkanları fazlasıyla vardı. Ama zahmete ne gerek! Düğmeye bas ve yok et. Nasıl olsa hesabını soran yok.
İnsanlığın utancı, bunlarda övünç. Boyunlarında hesabı sorulmamış soykırımların utancından yapılma şan, şöhret övünmesi gerdanlığıyla geliyorlar dünden, bugüne.
Günümüzde iktidar savaşını kaybedip hapse düşen generallerin ağıdını söyleyen CHP'liler, MHP'liler ve yandaş kalemleri, geride yatan yanmış, yıkılmış Kürdistan'ı, mezarında kanayan bebekleri, mezarsız ölüleri, "tarihe yazılmış şanlı destan" olarak utancın evrensel göklerinde dolaştırıyorlar.
Utanma yok; ardan, hayadan habersiz bunlar.
Yüreğim yanıyor; içim öfke volkanı.
AKP iktidarı ve baş generali Necdet Özel'in insanlık utancı destanı da Roboskî'de yatıyor. İnsanlık durdukça da kanayacak.
Oysa orada katledilenler, AKP iktidarınca devlete katkıları övülmüş, herkesin bildiği sınır tacirleriydi. İçlerinde babaları, yakın akrabaları korucu olarak kanlı rejime hizmet verenler de vardı. Ama daha doğmadan suçlu kabul edilmiş, öldürülemeleri hak sayılmış Kürt'tü onlar...
AKP iktidarı ve generallerine ırkçı rakiplerini tatmin için isyancı Kürtlere karşı kazanılmış bir zafer gerekliydi. Kurban olarak onlar seçildiler.
Atlarına, katırlarına binili halde köyden çıkarken yerden ve havadan takibe alındılar. Pazar yerine varışları ve dönüşleriyle tam beş saat boyunca gözetlendiler.
O sırada Milli Güvenlik Kurulu toplantı halindeydi. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve generaller bir arada. "Düşman hedef" tespit edilip katliamın uygun ortamı tartışma masasına oturtulduğuna göre an an haberdar edildiler.
"Neye mal olursa olsun vurun" emri Erdoğan'a mı ait, orada mı verildi, açıklanmadı; ama General Özel toplantıdan ayrılıp emrine tahsis edilmiş köşke geçtikten sonra getirilen haritaya bakarak "vur" emrini veriyordu.
Katilleri aklayan askeri mahkeme kararında böyle diyor.
Ancak tek kişilik karar değildir bu. Asıl katil, "neye mal olursa olsun" diyendir. Gün gelecek o da açıklanacaktır, elbette...
Emir mercisi baş generalin "vurun" buyurmasından sonra, önce aydınlatma fişekleri, ardından top atışlarıyla katillerin şenliği başlıyor, savaş uçakları son vuruşu yapıyordu.
Hesaplı ve planlı bir katliam, 1925'lerin devamı, 1990'ların tekrarıydı. Zaferin meyvesi de 17'si çocuk, paramparça edilmiş 34 masum, mazlum insan...
17'ler, Başbakan Erdoğan'ın oğulları, kızlarından yaşça çok küçük, torunlarından büyük çocuklardı. Anaları, babaları, en az Emine-Recep Tayyip çiftinin çocuklarını sevdiği kadar düşkündü onlara.
Roboskîliler, çocuklarının parçalarını taşlardan, kayalardan kazıyarak torbalara doldurup taşırken eve, Erdoğan'ın evlatları has, kanı mavi akan seçkin Türkler olarak, onların da ödediği vergilerle satın alınmış, kırmızı plakalı arabalarla dolaşıyorlardı.
Bir baba olan Erdoğan, General Necdet Özel'i kazandığı zaferden dolayı kutluyor; katliamı icra edenleri de "Ahmet'i, Mehmet'i nasıl ayırsınlar" sözüyle yalayarak aklayıp paklıyor, madalyası eksik "vatan kurtaran Şaban" olarak kutsuyor, baş köşeye oturtuyordu.
Katledilecek insan Kürt olunca ayırmak zahmetti; dolayısıyla gereksiz, abesle iştigaldi. Nasıl olsa Kürt'ün kaderi baştan yazılmıştı. Her biri ayrı ayrı, öldürülmeyi hak eden potansiyel düşmandı.
Düşman görüldüğü yerde katledilirken o, Allah'ı herkesten çok seven olarak "önüne atılan" karşılığında yama olmaya hazır, yandaşlaşmaya amade Kürtleri, Allah yarattığı için sevdiğini haykırıyordu başbakan.
Allahı kelamını ağzından eksik etmeyenlerin bir kısmı da ötede Allah'tan çekinip, vicdan, ar, haya nedir bilmeden halkın vergilerini talana çıkıyor, halk adına bekçi durdukları dükkanı soyuyor; Kürtlerin katilleri de Genelkurmay Başkanı'nın emir ve komutasındaki askeri mahkeme kararıyla "kusursuz" ilan ediliyordu.
Allah'ı sevenlere bakın ki, Erdoğan, oğlu Bilal çetecilik, yolsuzluk ve rüşvet alışverişiyle suçlandığı, kızı ve damadı takibe alındığı için, ayaklanmış baba yüreğiyle kükreyen aslan oluyor; savcı ve polisler, öfke seli önünde darmadağın oluyordu.
Ha, bir de öldürülen Kürtlerin entegrasyonu, kardeşlik üzere birlik ve beraberliği sözü dolaşıyordu ortalıkta.
Ört ki ölem değil, kardeşliğinizi sevsinler sizin!
Kürt'ü öldürmek serbest!
Emir, 1925'te yazılı olmayan kanun oldu: Kürtleri öldürmek serbesttir.