- Kürt aktörler arasındaki tüm sınır, bölge, kaynak ve yönetim çelişkileri, sadece ve sadece iç siyaset, ulusal hukuk ve demokratik müzakere yöntemleriyle çözülmelidir.
DENİZ AMED
Kürt halkı, yüzyıllardır süren inkâr, imha, parçalanma ve statüsüzlük politikalarına rağmen büyük bedeller ödeyerek özgürlük iradesini koruyor. Bugün önemli, kritik ve aynı zamanda büyük imkanları barındıran tarihsel bir eşikten geçiyor. Ortadoğu denkleminde Kürtlerin yok sayıldığı, iradesinin hesaba katılmadığı, masaların dışında bırakıldığı o karanlık yüzyıl artık geride kaldı. Bu yeni dönemin getirdiği jeopolitik fırsatlar, beraberinde çok daha ağır ve hayati sorumlulukları da dayatıyor. Sömürgeci sistemlerin ve hegemonik güçlerin çok yönlü saldırıları karşısında Kürt dinamiklerinin dağınık kalması artık sürdürülebilir değildir. Bir araya gelmek, ertelenemez bir varlık-yokluk meselesine dönüştü. Önder Apo’nun geliştirdiği ulusal birlik felsefesi ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin 50 yıllık kesintisiz mücadelesi, bu ortaklaşmayı dönemsel bir ittifak veya retorikten ibaret bir temenni olmaktan çıkarıp tarihsel, sosyolojik ve stratejik bir zorunluluk olarak somutlaştırdı. Bu kurucu irade, mevcut parçalardaki kazanımları ve statüleri güvence altına alarak Kürt halkının geleceğini mutlak bir koruma kalkanına kavuşturuyor.
Önder Apo, KNK 24. Genel Kurulu’na gönderdiği mesajda bu gerçeği bütün felsefi ve siyasi derinliğiyle ortaya koydu. Söz konusu hedefin herhangi bir siyasi hareketin, tek bir partinin ya da dar bir ideolojik çevrenin tekelinde yürütülemeyeceğini belirten Önder Apo, ortak stratejinin ancak ve ancak “bütün Kürt siyasi güçlerinin, aydınlarının, kadınlarının, gençlerinin ve toplumsal dinamiklerinin ortak emeğiyle” inşa edilebileceğini vurguladı. Ona göre; demokratik bir ulusal mutabakat, sınırları ve farklılıkları yok etmek anlamına gelmiyor. Aksine, hakiki bir ortaklaşma, farklılıkların tekçi bir potada eritilmesi değil, onların kendi özgünlükleriyle demokratik bir zeminde buluşabilme yeteneğidir. Amaç, tepeden inme bir tek seslilik yaratmak değil, ulusal kaderi ilgilendiren temel konularda ortak bir duruş, ortak bir refleks ve tavizsiz bir tavır geliştirebilmektir. Halkın tarihsel ve toplumsal çıkarlarında ortak duruş sergilenmesi, sömürgeci akılların Kürtleri birbirine karşı birer silah olarak kullanmasının engellenmesi ve yüzyılların emeğiyle yaratılan kazanımların ortak bir bilinçle korunması, bu stratejinin vazgeçilmez ahlaki ilkeleridir.
Bugün bu hayati amacın önünde duran engeller, soyut kuramsal tartışmalar veya ideolojik ayrışmalar değildir; sahadaki katı reel politik çelişkiler ve yüzyıllık sömürgeci zihniyetin yarattığı yapay sınırlardır. Kürt siyasi literatüründe ve güncel analizlerde sıkça tartışılan bu tıkanıklık alanlarını cesaretle teşhis etmek ve onlarla yüzleşmek, birliğe giden yolun ilk ve en önemli adımıdır. Bu tıkanıklıkların en belirgin olanı, Kürt siyasi sahasında yapısal olarak taban tabana zıt iki farklı paradigmanın ve yönetim anlayışının varlığıdır. Bir yanda küresel sistemle, uluslararası devletlerle kurulan pragmatik ekonomik ve diplomatik ilişkileri varlığının yegane güvencesi sayan geleneksel ulus-devletçi yaklaşımlar; diğer yanda ise bu hegemonik sisteme kökten ve radikal eleştiriler getirerek gücünü toplumsallaşmadan alan, taban demokrasisini, kadın özgürlükçü ekolojik yaşamı ve Demokratik Konfederalizm paradigmasını esas alan Özgürlük Hareketi yer alıyor. Bu iki çizgi arasındaki zihniyet farkı, derin bir uçurum gibi görünse de ulusal mutabakatın diyalektiği bu iki çizginin birbirini tasfiye etmesini değil, asgari müştereklerde ortak bir savunma refleksi üretebilmesini şart koşuyor. Gerçekçi bir yaklaşım, ideolojik olarak tek tipleşmeyi dayatmak yerine, her parçanın kendi özgün koşullarına, kendi yönetim modellerine saygı duyarak, ulusal bütünlüğü tehdit eden tehlikeler karşısında tek bir gövde gibi hareket edebilme olgunluğunu göstermektir.
Bir diğer hayati kırılma noktası ise küresel ve bölgesel güçlerle kurulan ilişkilerin niteliğinde saklıdır. Ortadoğu’daki mevcut savaş ve kaos denkleminde küresel aktörlerin askeri, siyasi ve diplomatik varlığı inkar edilemez. Kolektif irade tartışmalarının en hassas dengesi, bu güçlerle kurulan dönemsel ve taktiksel ittifakların, Kürt parçalarını veya hareketlerini birbirine karşı konumlandıran birer bağımlılık ilişkisine dönüşmesine izin vermemektir. Tarihsel tecrübelerle sabittir ki; sömürgeci devletlerin ve egemen güçlerin icazetine, çıkarlarına dayandırılan hiçbir diplomatik hamle, kalıcı bir özgürlük getirmedi. Bir parçadaki kazanımı korumak adına, egemen güçlerin teşvikiyle bir başka parçadaki Kürt varlığını tehlikeye atmak ya da görmezden gelmek, ulusal hafızada telafisi imkansız yaralar açıyor. Asıl stratejik güç, dış desteklerde, yabancı başkentlerin diplomatik koridorlarında değil, halkın kendi öz gücünde, tabandan yükselen örgütlülüğünde, kadınların ve gençlerin öncülük ettiği toplumsal öz savunma bilincinde aranmalıdır. Uluslararası ilişkiler yürütülürken, egemenlerin sömürgeci sınır politikalarına teslim olmuş parçalı bir diplomasi yerine, dört parçanın ortak geleceğini gözeten ortak bir diplomatik irade ve ulusal bir duruş sergilenmelidir.
Kuşkusuz ki sahadaki en can yakıcı, en trajik tıkanıklık; işgalci güçlerin, Kürdistan coğrafyasına yönelik topyekun askeri operasyonlarında, Kürt güçlerinin bir şekilde karşı karşıya getirilmesi veya sömürgeci devletlerin bu iç çelişkileri derinleştirerek "Kürt’ü Kürt’e kırdırma" siyasetini yeniden hortlatma çabasıdır. Coğrafyanın dağlarında, şehirlerinde sıcak gerilimler ve operasyonlar sürerken, sadece soyut "kardeşlik" söylemleri veya ahlaki çağrılar üretmek, pratik gerçekliğin uzağında kalmaktadır. Geçmişin kırgınlıklarını ve tarihsel trajedileri aşmanın tek yolu, iç sorunların askeri yöntemlerle, güç gösterileriyle ya da sömürgeci güçlerin lojistik ve istihbari gölgesinde çözülmeye çalışılması fikrini kökten reddetmektir. Kürt aktörler arasındaki tüm sınır, bölge, kaynak ve yönetim çelişkileri, sadece ve sadece iç siyaset, ulusal hukuk ve demokratik müzakere yöntemleriyle çözülmelidir. Hangi gerekçeyle, hangi diplomatik zorunlulukla olursa olsun, işgalci güçlerin askeri operasyonlarına doğrudan veya dolaylı zemin sunmak, Kürtlerin birbirine karşı konumlandırılmasına göz yummak, ulusal sınır çizgilerinin ihlalidir. Bu sınırı korumak, tüm Kürt siyasi aktörlerinin halkın geleceğine karşı taşıdığı en temel tarihsel sorumluluklardan biridir.
Önder Apo’nun KNK 24. Genel Kurulu’na gönderdiği mesajda büyük bir berraklıkla belirttiği gibi, “Kürtlerin demokratik birlik arayışını büyütmek, ulusal kazanımları korumak ve demokratik toplum değerlerini güçlendirmek hepimizin ortak sorumluluğudur.”
Bu duruş, Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve ulusal varlığının en mutlak güvencesidir. Kürtlerin ortak stratejisi, coğrafyamız üzerindeki yüz yıllık parçalama ve iradesizleştirme konseptlerinin tamamını boşa çıkaracak yegane güçtür. Bu bağlamda; her Kürt aydını, her yazarı, her siyasi yapısı, kadını, genci ve toplumsal kesimi bu tarihsel kavşağın ve omuzlarındaki ağır sorumluluğun bilincinde olmak zorundadır. Dağınık, parçalı ve birbiriyle uğraşan iradeleri tek bir büyük ortak iradede buluşturmak, sadece kürsülerden yapılan çağrılarla değil, sahadaki çelişkileri samimiyetle masaya yatırmakla, somut adımlarla ve ortak bir ulusal akılla gerçekleşecektir. Önder Apo’nun da vurguladığı üzere, bu temelde atılacak her cesur adım, her yapıcı diyalog ortak geleceğimizin rengini ve yönünü belirleyecektir. Kürt ulusal birliği, bugünün görevidir. Bu görev, yerine getirildiği ölçüde Kürt halkı kendi kaderine daha güçlü sahip çıkacak, coğrafyasının özgür geleceğinde kurucu ve belirleyici bir rol oynayacaktır.