Bir yaşantının dünü, bugünü geleceği de az da olsa belirler. Halk arasında bu “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” deyimiyle nitelendirilir. Bunu “insan yedisinde ne ise yetmişinde de o dur” gibi bir ecdad öğüdüyle birleştirir isek, ortaya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisi AKP ve siyasi anlayışı “buradayım, buradayım!” diye haykırır. Nasıl mı? Anlatayım;
Hatırlarsanız 4 Aralık 2009’da DTP kapatıldı. Öncesi ve sonrasında “Kürt Açılımı” ve “Demokratik Açılım” gibi neticesiz paketler AKP tarafından dillendiriliyordu. Bir yıl boyunca medyanın gündeminden düşmeyen bu asılsız asıl paketlerini kalemşörler çok yonttu ve bakıldı ki incir çekirdeği hacmi kalmadı. O dönemlerde Günlük Gazetesi ismi ile yayım yapan gazetede, 21/04/2010 tarihli sayısında ‘İnsan ve zihniyet’ başlıklı makalemden kısa bir parağrafını olduğu gibi aktarıyorum;
“Ülkedeki bunca etnik kültür zenginlikleri, inadına hükümet tarafından asimile edilmeye çalışılıyor. Günümüz iktidarı, keyfi uygulamalarla yazılan senaryolarını ‘’demokratik açılım’’ adı altında, dilleri, inançları, yaşayışları, kısacası farklılıklarıilk atakta pohpohlayıp, akabinde ise tasfiye politika mantığıyla sonuçlandırmaya çalışıyor.
Tıpkı bir kürtaj katli gibi “varlığı yeni hissedilmiş ama var olmadan yok etmek gibi. Ortalık izsiz, ortalık kansız ve kokmuyor ölüm ortalıkta. Acemice marifetler ve ustaca icraatlar gibi. Kâh çocukça kâh olgunca...’’
Oysa ki bu toprağın meyveleridir Kürd’ü de Türk’ü de, Arab’ı, Çerkez’i, Laz’ı da...”
Bu paragrafın yer aldığı makalenin tamamını şimdi, bu gün gazetenin yayım kuruluna yollarsam, muhtemelen tek kelimesine bile dokunulmadan tekrar yayımlanır. Zira, şuan KCK adı altında tutuklu bulunan Ragıp Zarakolu hocamın da belirttiği gibi “ne acıdır ki, 90’lı yıllarda gazetede yayımlanan yazılarımı tekrar olduğu gibi günümüzde yayımlatsam yine güncel durur, yine aynı meali taşır”. Sayın Zarakolu’nun bu ifadesi yerinde değil midir? Bu yirmi yıldır arpa boyu kadar ilerlemediğimizin de resmi değil midir? Ne vahim, ne üzücü ve ne korkunç!…
Öyle korkunç ki, bu öcü durum bin bir çelişkiyle hala devam ediyor ve çığ misali gün gün büyüyor. Bu çığ, samimiyetsiz olan herkesin üzerine çökecektir er ya da geç.
Şimdilerde çark hala aynı tıkırında işliyor, yeni maskeler düşüyor, ortalık Çarşamba pazarına dönüşüyor.
* * *
Bir ülkenin iktidarı himayesinde bir katliam gerçekleştirilecek, hem de sivil bir katliam, hem de bıyıkları henüz terlememiş 34 çocuk katledilecek, hem de göz kırpılmadan bile... Dile kolay 34 tane ergenliğinde evlat, 34 tane taze fidan…
Ve bu ülkenin başbakanı çıkacak kürsüye, bunun üzerine ulusa şöyle seslenecek;
“Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Bu ifademe karşıçıkan bazı çevrelere sesleniyorum. Yatıyorsunuz kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz, her kürtaj bir Uludere’dir.”
Peki kürtaj nedir?
Halk arasında kürtaj olarak adlandırılan tıbbi müdahale, istenmeyen bir gebeliğin başlangıcında, rahmin iç yüzeyinin alınmasından oluşan bir ameliyat operasyonudur. Diğer bir isimle istenmeyen, kabul görülmeyen bir çocuğun öldürülmesidir, infazdır…
Uludere’de gerçekleştirilen Roboskî Katliamını ikide bir kürtaj, kürtajı da Uludere olarak vurgulayan başbakana burada sesleniyorum;
Eğer ki her kürtaj bir Uludere olduğundan ısrarcı iseniz, ki bu Uludere’nin de kürtaj olduğu ifadesidir aynı zamanda. Himayeniz altında gerçekleştirilen bu evrensel nitelikteki kürtajın tek muhatabı sizsiniz. Ve sorumlu olduğunuz hükümet, istenmeyen çocukları infaz edendir. Buna rağmen bu kürtajın kimin gerçekleştirdiğini ya da kendi deyiminizle bu cinayeti kimin işlediği konusunda sessiz kalıyorsanız bunun yine tek sorumlusu sizsiniz, vebali de sizin üstünüzdedir. Er ya da geç vicdan muhasebesine gireceksiniz.
yasaraxu@gmail.com
Kürtaj ve Uludere