Tam da 15 Mayıs Kürtçe Dil Bayramı etkinliklerinin yapıldığı sırada Aydın’da bir üniversite öğrencisi telefonda ailesi ile Kürtçe konuştuğu için hem kaldığı yurttan atıldı hem de aldığı kredi bursu kesildi. Gerekçesi ise elbette “terör propagandası yapmak”.

Kimileri bunu tekil bir olay olarak görebilir. Ancak Kürtçe konuştuğu için şiddete, baskıya, tehditlere maruz kalan sayısız insanın çetelesi çıkarıldığında, aksine bu durumun devlet politikaları ile uyumlu sistematik bir yöntem olduğu anlaşılır. Üstelik bu sistematik şiddetin mekan sınırı da yok. Üniversitede öğrenci, cezaevinde tutuklu, kışlada asker, şantiyede işçi, tarlada mevsimlik çalışan, zorunlu göç mağduru, lisede genç bir çocuk, hastanede yaşlı bir kadın, otobüste yolcu, devlet dairesinde memur, okulda öğretmen, işyerinde emekçi veya mahallede komşu. Kürtçe konuştuğu için bazen fiziksel, bazen psikolojik şiddete maruz kalmayan Kürt ya hiç yoktur ya da çok çok azdır. Her Kürt, en azından bir kere olsun kendine otosansür uygulamış, Kürtçe bildiği anlaşılmasın istemiştir. Bazen Kürtçe konuşmak bir kenara dursun, aksanlı Türkçe konuşmak bile bir aşağılama, ayrımcılık ve damgalama sebebi olabiliyor. Kürtçe yayın yapılması, müzik yapılması, hatta ıslık bile çalınması da yasak değil miydi daha birkaç sene öncesine kadar?

Peki bu sistematik şiddetin kaynağı nedir?

Elbette herşeyden önce Türk devletin üzerine kurulmuş olduğu egemenlik sistemi geliyor. Bu egemenlik, Türk etnik kimliğini diğer her türlü kimliğin üzerinde görüyor, bu kimlik dışındaki kimliklerin ya yok edilmesi ya da asimile edilerek Türkleştirilmesi gerektiğini kabul ediyor. Bu yaklaşım, Türk devletinin resmi olarak kurulduğu 1923 yılından beri değil, Osmanlı’nın son 50 yılından itibaren böyle işliyor. Hangi siyasi parti, hangi lider veya hangi konjonktür olursa olsun, söz konusu bu yaklaşım hem yasalarla hem de pratikte sürdürüldü.

Dünyanın her yerinde bu tür devlet politikaları milliyetçi toplumsal refleksler geliştirir. Türkiye’de ise bu refleks, sürekli iç düşmanlar dış mihraklar söylemiyle yeniden üretilerek açık ırkçılığa dönüştü. Bu ırkçılık, Türk etnik kimliği dışındaki kimliklere verilen her referansı kendi kimliğine yönelik bir saldırı olarak algıladı, bölünme paranoyaları ısıtılıp ısıtılıp insanları biledi. Bu bilenmişlik yukarıda bahsettiğimiz her türlü mekanda sürekli ortaya çıktı ve Kürtçe konuşan insanlara şiddet olarak döndü. 

Bu şiddetin bir diğer besleyeni ise Türk siyasetçilerin söylemleri. Önceki dönemlerde kimlerin neler söylediği çokça yazıldı, çizildi. Dil özgürlüklerinden en çok bahseden AKP dönemi siyasetçilere bile baktığımızda Kürtçe’ye karşı aşağılayıcı, küçümseyici ve yasaklayıcı birçok açıklamaya şahit olduk. Bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi daha 2013 yılında “anadilinde eğitim ülkeyi böler, buna izin vermeyiz” demedi mi? O zaman başbakan yardımcısı olan Bülent Arınç ise “ Kürtçe bir medeniyet dili olmamıştır, bu yüzden de bilim dili olarak kullanılamaz” demişti. Yine AKP’nin önde gelen siyasetçilerinden, hem de anayasa hukukçusu olan Burhan Kuzu’nun “anadilinde eğitim istemek şeytana tapmaktır” sözleri tam bir nefret söylemi. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Özel çaba gerektirmeden kısa bir medya taramasında bile bu tür onlarca açıklamaya denk geliyoruz. 

Devletiyle, kanunları ile, siyasetçisi ile toplumu ile Türk etnik kimliği ve onun egemen dili olan Türkçe dışındaki hiç bir kimliğe ve dile tahammül göstermeyen bir egemenlik sistemi bu. “Kürtçe konuşursan döverim!” diyor her seferinde.

Kürtçe seçmeli dersler, TRT 6’ler, üniversitelerde Kürtçe edebiyat bölümleri neydi derseniz, Kürtlerin karşı siyasallaşmasının önünü kesmek, eski yöntemlerle sürdüremediği egemenlik sistemini başka türlü manevralar yaparak devam ettirme çabasıyıdı. İki yüzlüydü. Yalancıydı. Tek taraflıydı. Asla Kürt halkının kendisini meşru muhattap olarak kabul edip onunla müzakere etmedi. Eskiden beri yaptığı gibi onun yerine karar vermek istedi. Bu yüzden de hiçbir adımını yasal güvenceye kavuşturmadan, yaparmış gibi davranarak hareket etti. 

Sonuç olarak bazı yasaklar kalkmış gibi yapıldı, ama şiddet devam etti. Hangi mekanda ve seviyede olursa olsun uygulanan tüm şiddetler cezasız kaldı. Cezasız kaldıkça da yeni şiddet vakalar ortaya çıkmaya devam ediyor. Öyle ki, JÖH’üyle, PÖH’üyle Kürdistan’ın her yerinde tanımı ve tasffiri bile yapılamayan bir şiddet uygulanıyorken, Kürtçe konuşulduğu için uygulanan bir şiddetten bahsetmek abes olarak algılanabiliyor. 

Bu egemenlik sistemi, yasalar, siyasetçilerin dili, toplumsal histeri, açık ırkçılık ve cezasızlık devam ettiği sürece insanların konuştuğu dilden dolayı şiddet görmesi, baskıya uğraması ve ayrımcılığa maruz kalması da tekrar tekrar yaşanacak.