Haziran ayında bulunduğumuz cezaevine üç grup şeklinde yeni arkadaşlar gelmişti. Bir çoğu gençti ve hepsi de yeni tutuklanmıştı. Onların Kürtçesine bakarak dışarıdaki Kürtçe seviyesini öğrenmeye çalışmıştım. Yeni gelen arkadaşlar genç ve yeni olmalarına rağmen çok güzel Kürtçe konuşuyorlardı. Bu durum beni sevindirmişti ve bunu bir makaleyle yorumlayıp Özgür Gündem’e göndermiştim. Bana yapılan tebligaten öğrendim ki o yazım hakkında soruşturma açılmıştır.
Bu soruşturmanın amacı şudur: "Siz Kürt de olsanız Kürtçe hakkında birşey demeyeceksiniz. Kürtçe diye bir dil yoktur, ondan bahsetmeyeceksiniz!" Henüz iddianameyi görmemişim, ama ben soruşturmadan bunu anladım ve bunu kabul etmem de mümkün değildir. Kürtçe anadilimdir. Her yerde ve her zaman ondan bahsetmek, onu gündemleştirmek, mümkünse onu daha fazla öğrenmek ve öğrendiklerimi de herkese öğretmek kendim için insani, ahlaki ve devrimci bir görev saymaktayım. Ve bu, hiçbir şekilde suç da değildir. Darbe yasalarına göre suç olsa dahi ben o suçu seve seve işlerim. Anadilim olan Kürtçe’nin öğrenilmesi-öğretilmesi konusunda eğer denizden bir damla dahi olmuşsam bu benim için ancak şeref ve gurur kaynağı olur. Kürt halkından tek bir kişi dahi kalırsa kendi anadili olan Kürtçe’ye, dolayısıyla kendi ontolojik varlığına sahip çıkacaktır, çıkmaktadır. Bundan kuşku duyulmaz.
Cezaevlerinde anadilimiz üzerindeki baskı ve yasaklama uygulamaları hiç kuşku yok ki dışarıda halkımız üzerinde soykırıma varan uygulamalardan ayrı ele alınamaz. Onların bir parçasıdır ve devamıdır. Kesintisiz şekilde sürdürülmekte olan direniş de (içeride ve dışarıda) yine simbiyotik olarak birbiriyle bağlantılıdır, birbirini besler, büyütürler. Nerde zalimin zulmü varsa orada mazlumun direnişi de vardır ve hep olmaya da devam edecektir.
Cezaevlerinde tüm olumsuzluklara rağmen bizler anadilimiz olan Kürtçe’yi büyük bir sevinçle ve moralle öğreniyoruz. Kıskananlar çatlasın misali diyelim. Bizler düzenli şekilde Kürtçe’nin gramerini de öğreniyoruz, tarih ve edebiyatını da. Yörenin diyalektleri (ağızları) ve temel lehçeleri de öğreniyoruz. En eski lehçemiz olan Kirmanckî’de (Zazakî) belli bir ilerleme vardır. Artık rahatlıkla Kirmanckî’yle kendimizi sözlü, yazılı ifade edebiliyoruz. İmkanlar varsa belirli bir grup sırf Kirmanckî üzerine çalışacaktır. Siirt Cezaevi’ndeyken sayımız fazlaydı, böyle bir grup oluşturmuştuk, epeyce faydası da oldu. Bir iki arkadaşın Kirmanckî bildiği her alan rahatlıkla böyle özel bir grup oluşturabilir. Soranî lehçesini bilen Rojhilatlı bir arkadaş da alanımıza gelmiştir. Galiba Soranî lehçesi için de yeni bir grup oluşturacağız. Kirmanckî lehçesi, kök-asalet bakımından ne kadar zengin ise Soranî lehçesi de yaratıcılık ve şiirsellik bakımından o kadar akışkan ve çekicidir. Her iki lehçeyi şuan yaygın olarak kullandığımız Kurmancî lehçesiyle harmanladık mı işte asıl o zaman soruşturmaların "cevabını’’ vermiş oluruz. Hem de pratikte.
Biz Kürtlerin böylesi bir yapısı vardır. Yasak olmayan bir şey, pek dikkatimizi çekmez. Anadilimiz üzerine ne kadar baskı, yasaklama, engel, ceza vs. varsa bizler daha fazla dilimize sahip çıkıyoruz. Sosyolojik yapımız öyledir. Yasaklı olan bir şey daha fazla ilgimizi çeker. Babamız Adem’in yasaklı meyve yüzünden cennetten kovulması misali gibidir bizimkisi de. Dilimiz yasaklı oldu muydu bedeli ne olursa olsun sahip çıkar, öğrenir, korur ve geliştiririz. Ama serbest olduğunda ne yazık ki aynı duyarlılığı göstermiyoruz. Örneğin 2000’lere kadar cezaevlerinin tümünde Kürtçe serbestti. Sözlü de, yazalı da serbestti ve Kürtçe konuşan azdı. Yazanlar ise neredeyse hiç yoktu. Ama ne zaman ki Kürtçe yasaklandı, işte asıl o zaman Kürtçe gelişti. Deyim yerindeyse asıl o zaman aklımız başımıza geldi. Büyük bir sevinçle söyleyebilirim ki, bugün cezaevlerinde zorunlu ihtiyaçlar ve özel çalışmalar dışında tüm yaşamımız Kürtçedir. Hem yazılı, hem de sözlü. İşte Kürtçeye soruşturma açmanın ve Kürtçeyi yasaklamanın böylesi bir "faydası" da vardır. Benden söylemesi!
* Bandırma Cezaevi