Ama bizlere din de satan bir yurtsuz (babası Ermenilerin kırıldığı topraklarda doğmuş, bir evsizdi) TC’nin adı konmamış yeni „efendisi“ Banker Fethullah Gülen medyası, „KCK“ uydurmasıyla tutuklanan Kürtlere dair son yalanlarından birinde, „İstanbul’da boğazı gören evlerde oturuyorlar“ diyordu.
Aslını, neslini inkar edip, geçmişlerine tüküren dönme, dömbeleklere yakışan bir haber başlığıydı, bu. Çünkü, ellerine güç geçince, ilkin babalarını asan sonradan görmelerdir, bunlar. „Medeniyeti ve efendiliklerini sevdiğim“ bu türedilere göre kendileri „beyaz adam“ Kürtler, köleci Amerika’nın „zencileri“dir. Onlar, „beyaza mahsus“ mahallerde oturamaz, lokantalarına giremez, benzeri arabalara binemez, yeyip, içemez, kaliteli giyinemezler.
Irkçı rejimin sile darbeleri altında büyümüş, AKP’nin kurucuları arasında yer almış, uzun zaman AKP’nin Genel Başkan Yardımcılığı da yapmış, sonra Cüneyt Zapsu ve kendini inkar etmeyen diğer Kürtlerle birlikte kapı önüne bırakılmışlardan Dengir Mir Mehmet Fırat, bir gazetede yayımlanan röportajda, türediler rejiminin ırkçı ayırımı „Türkiye’de ikili bir sistem var: Türkler vatandaş, Kürtler ise tebaa“ diye açıklıyordu.
Bu tanım doğru ve yaşanan gerçeğin, özce ifadesidir. Türk devleti (TC) 88 yaşında. Kürdistan hala fethedilip, Türk tipi (başkasının varken ve üstelik Amerikan çıkarlarına bekçilik, onun adına tetikçilik yaparken, başı kel mı ki, sömürgesi olmasın) sömürgeciliği yerleştirme çabasıyla, anladığı, ezberinde tuttuğu tek dille konuşup soykırım yapıyor, sıkıştığı an da Kürtleri kandırma pazarında „din kardeşi ve vatandaş“ pelesengini ağızlarında geveliyorlardı.
Gerçek tek, iki kavram da yalandı. Kürdistan işgal altında, lakin Kürt hiç bir zaman „vatandaş“ olamadı. Bu statüyle asla tanışmadılar. O hep „tebaa“ (ona tabii) idi ve öyle kaldı. Sömürge statüsünü bile çok gördüler.
Britanya, Fransa, Hollanda, Belçika’nın eski sömürge imparatorlukları, sömürge halkları da vatandaşlarıydı. İmparatorlukların iç hak, özgürlük ve hukukundan faydalanıyor, öte yandan kendi ülkelerinde dilleri, kültürleriyle kendileri olarak yaşıyorlardı.
Bunlarla kıyaslandığında Kürtler esir veya köle de değildirler. Çünkü esaret ve köleliğin bile bir statüsü vardır. Kürtler, Türk tipi rejimin orta malı, gelenin vurduğu, gidenin tekmelediği „tebaa“dır. Tebaa düzeninde, belirlenmiş, kurallara bağlanıp, herkes için geçerli olan hukuk yok, efendinin buyurganlığı, günlük emirleri vardır.
Kürtler, Atatürk’ten beri Türklere sağlanan hak ve hukuktan asla faydalanmadı, yararlanamıyorlar. Kürtler emir ve komuta gereğince, erken kalkan muktedirin takdirine tabii olarak dövülüyor, sövülüp, aşağılanıyor, şansı yaver gidenler hayatta kalıyor. Çünkü yolda, dağda, köy ve kasabada dayaktan geçenlerin öldürülmesi, topluca kırılması efendi için hak, malları hırsızlara, talancılara açıktır.
Atatürk rejiminin ta başına uzanmaya gerek yok. TC’de 1970-1980 yılları arasında, „düşük yoğunluklu“ bir iç savaş yaşandı. Çatışan taraflardan birinin, bir evinden tuğla çekildi mi? Yakınları, devlet tarafından „faili meçhul cinayet“ adıyla katledildi mi? Şu, ya da bu nedenle Türk köylerinin askerler tarafından basılıp, ihtiyarların çırılçıplak edilerek ortalıkta gezdirilmesi görüldü mü? Türk köylülere insan ve hayvan pisliği yedirildiğini duyanınız var mı? 1980 darbesinden sonra iki taraftan da tutuklamalar oldu. Eşit muamele tertibinden Türklere de, insan pisliği, fare yedirildi mi?
Hayır. Hiç biri yapılmadı, Türklere. Ama Kürtler sözkonusu ise Atatürk’ten beri insaniyet yoktu, vicdanın somut hali hukuk ise hiç bir zaman olmadı.
Bu gün, „hayata dönüş“ adıyla, Türklerin tutulduğu hapishanelerde yapılan katliam taarruzu tartışılıyor. 1996 yılında, AKP’nin devamı olduğu Refah Partisi iktidarında, Diyarbakır hapishanesindeki Kürtlere demir çubuk ve kalaslarla saldırı düzenlendi. 10 tane genç adam, başları ezilerek, kemikleri kırılarak linç edildi. Bunu hatırlayan var mı?
„KCK“ aydıyla başlatılan son devlet terörüne, bakın. Bu „tebaa“nın kanun eliyle soykırımıdır. Amiri, efendisi Recep Tayyip…
Recep Tayyip, dün akşam Türk televizyonlarının ortak yayınında, Kürtlerin bileğine kelepçe geçiren polis, sonra suçlayan savcı, ardından hüküm veren mahkemeydi. Türk hukukuna göre, muktedirin süren dava hakkında hüküm beyanı anayasanın ayak altı edilmesi, ama sözkonusu olan Kürt ise beis yok, vuruş serbestti.
Aynı Recep Tayyip, darbe gerekçesiyle tutuklanan Türkler için, benzer tek söz edip, hüküm verebiliyor mu? Hayır. Çünkü onlar Türk, yani vatandaş…
Yurdu işgal altında, statüsüz ülkesinin adı çalınmış, dili kesik kendisi esir, köle ötesi „tebaa“ olan Kürtlerin, neden gerilla gücünü, onurlarının savaşçısı olarak görüp, sahiplendiğini, onlara niçin özgürlük umudunun fedaileri diye sarıldıklarını anladınız mı?..