Bağdat’ta Saddam Hüseyin diktatörlüğüne karşı Irak’ın kuzeyinden saldırmak için Akdeniz’den İskenderun’a çıkan ABD askerlerini AKP Yönetimi geri çevirirken, Başûrlu Kürtler kapılarını açtılar. Faşist Saddam Hüseyin diktatörlüğüne karşı en tutarlı mücadeleyi yürütenlerin başında Kürtler geldi. Bu temelde mücadele eden herkesle de ittifak yapmaktan ve birlikte mücadele yürütmekten çekinmediler.

Tüm dünya çok iyi biliyor ki, faşist DAİŞ çetelerine karşı en tutarlı direnişi yine Kürtler yürüttüler. Başta Rojava ve Şengal Kürtleri olmak üzere dört parça Kürdistan’daki ve yurtdışındaki Kürtler on binlerce şehit, yaralı ve tutsak vererek DAİŞ çeteciliğine karşı muzaffer bir direnişi ortaya çıkardılar. Böyle bir direnişte de başta ABD ve Avrupa Devletleri olmak üzere DAİŞ’e karşı çıkan herkesle ittifak yaptılar, ortak mücadele yürüttüler.

On binlerce şehit kanıyla sulanan bu mücadele sonucundadır ki, başta Ortadoğu halkları olmak üzere tüm insanlık Saddam Hüseyin ve DAİŞ diktatörlüğünden kurtuldu. Kuşkusuz böyle bir mücadeleyi Kürtler basit çıkarlar için yürütmediler, binlerce şehidi sadece kendi çıkarları için vermediler; böyle bir mücadelenin doğru ve gerekli olduğuna inandıkları için yürüttüler. Bu kadar zorluğa ve acıya bunun için katlandılar, bu kadar şehidi insanlık onurunu korumak için verdiler. Kuşkusuz bundan pişman da değiller. Benzer durumlarda aynı cesaret ve fedakârlığı yeniden göstermeye şimdi de hazırdırlar.

Yine böyle bir mücadelede başta Araplar olmak üzere bölge halklarıyla en güçlü ilişki ve ittifak yaptıkları için de pişman değiller. Aynı zamanda başta ABD olmak üzere çeşitli devlet güçleriyle de ittifak içinde olup birlikte mücadele ettiklerine de pişman değiller. Söz konusu ilişki ve ittifaklarla tarihi işler yaptıklarına ve büyük görevler başardıklarına inanıyorlar. Kuşkusuz Saddam Hüseyin Yönetimine ve DAİŞ çeteciliğine karşı savaşırken, bunu kendi dar çıkarları için yapmadıkları gibi, ABD veya başka bir gücün çıkarı için de yapmadılar. Özgür ve demokratik yaşamın gereği olduğuna inandıkları için, halkların ve insanlığın çıkarını temsil eder gördükleri için yaptılar.

Benzer bir durum olduğunda Kürtlerin tutumunun bugün de yarın da aynı olacağı açıktır. Nitekim bugün de TC Devletinin ve AKP-MHP faşist diktatörlüğünün faşist, sömürgeci ve soykırımcı saldırılarına karşı başta Bakur olmak üzere dört parça Kürdistan’da ve yurtdışında benzer bir direnişi kahramanca yürütüyorlar. Yine İran Yönetiminin ağır baskı ve zulmüne karşı en önde direnen bir güç Kürtler oluyor. Kürtlerin Ortadoğu’da her türlü faşist, sömürgeci ve soykırımcı zihniyet ve siyasete karşı direndikleri ve bölge halklarının demokratik birliğini ve kardeşliğini istedikleri tartışma götürmüyor.

Peki buna karşılık diğer güçlerin Kürtlere yaklaşımı nasıl oluyor? Örneğin Kürt sorununu yaratan küresel kapitalist modernite sisteminin öncülüğünü yapan ABD Kürtlere nasıl yaklaşıyor? Öncülüğünü yaptığı sistemin ortaya çıkarmış olduğu Kürt sorununun çözümü yönünde ciddi bir politika geliştirip pratik adımlar atıyor mu? Kürt sorununun çözümüne Kürtlerin ulusal-demokratik hakları doğrultusunda yaklaşıyor mu? Yoksa Kürt sorununu yaratan zihniyet ve siyaseti aynen sürdürerek, söz konusu sorundan çıkar elde etmeye mi çalışıyor? Kürtleri bazı güçlerle çatıştırarak fayda sağlamak mı istiyor?

İşte bunları ve benzer soruları sorarak olup bitenleri daha doğru anlamaya çalışmak gerekiyor. Örneğin deniyor ki, Güney Kürdistan’daki mevcut statüyü ABD destekliyor ve koruyor! Evet ama, bu durum nelerin karşılığında oluyor? Örneğin Bağdat ve İran Yönetimleri karşısında Hewlêr Yönetiminin ABD’yi desteklemesi karşılığında oluyor. TC Devleti ile sıkı bir işbirliği yapmaları ve PKK’ye karşı savaşta TC’yi desteklemeleri karşılığında ABD Yönetimi Hewlêr Yönetimine destek veriyor. ABD çıkarıyla çeliştiği an söz konusu bu destek kesiliyor. Örneğin 2017 yılında yapılan referanduma yaklaşım böyle oldu, ABD çıkarıyla çeliştiği için söz konusu referanduma herkesten önce karşı çıkan ve Hewlêr Yönetimini Kerkük’ten çıkartan ABD oldu.

Benzer durumu Rojava pratiğinde de çok daha açık olarak görüyoruz. ABD çıkarı ile uyumlu olunca DAİŞ karşısındaki savaşta Rojava Kürtleriyle aynı cephede yer aldı. Fakat DAİŞ’e karşı önemli bir kazanım elde edildikten sonra da söz konusu bu kazanımları tümden tekeline almaya yöneldi ve bu çerçevede AKP-MHP faşizmiyle birlikte çeşitli saldırı ittifakları yaptı. TC’nin 26 Ağustos 2016 tarihinde başlattığı Cerablus-Bab işgal saldırısı tamamen ABD ile ittifak temelindeydi ve ABD desteğiyle gerçekleşti. 20 Ocak 2018 tarihinde TC’nin başlattığı Efrîn işgali tamamen ABD desteğiyle gerçekleşti. En son 9 Ekim 2019 tarihli TC işgal saldırısının ABD-TC işbirliği temelinde gerçekleştiği ve ABD’nin güçlerini çekmesiyle başladığı da açıktır. Yani TC tarafından Girê Spî ve Serêkaniyê’nin işgali tamamen ABD desteğiyle olmuştur. Bu temelde ABD’nin Rojava Kürtlerini İran’a karşı kullanma politikası güttüğü açıktır.

Örneğin söz konusu edilen tüm bu süreçlerde ABD Yönetimi Başûr ve Rojava Kürtleriyle çeşitli düzeyde ilişki içinde olur ve sözde Kürtlere destek verirken, 1990’den bugüne TC Devletinin Bakur Kürtlerine yönelik yürüttüğü topyekûn imha savaşını da desteklemiştir. Unutulmamalı ki, eğer kırk yıldır kahramanca savaşmasına rağmen Bakur Kürtleri kalıcı bir sonuç elde edememişse, bu tamamen ABD politikaları sonucunda böyle olmuştur. ABD her zaman TC’nin Kürt düşmanı sömürgeci-soykırımcı zihniyet ve politikasını en ileri düzeyde desteklemiştir.

O halde ABD’nin Kürt politikasını doğru anlamak için Başûr veya Rojava’ya değil, Bakur’a bakmak gerekir. Çünkü Kürt sorununun kalıcı çözümü ancak Bakur üzerinden gerçekleşebilir. Bakur pratiğinden baktığımızda da TC Devletinin Kürtler üzerinde yürüttüğü soykırım savaşını ABD’nin tümüyle desteklediğini görürüz. Bu da ABD’nin gerçek Kürt politikasının hala Kürt soykırımı olduğunu, küresel kapitalist sistemin Kürt’ü inkâr ve imha eden politikasında ciddi bir değişikliğin olmadığını gösterir. Değişiklik gibi görünenler, aslında ABD çıkarları doğrultusunda Kürtlerin kullanılması çabası olmaktadır.

Bunları bilmek niçin önemlidir? Çünkü mevcut ABD Yönetimi bugün özellikle Rojhilat, Başûr ve Rojava Kürtlerini İran’a karşı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemektedir. Çünkü İran’la içine girdiği savaşta buna ihtiyacı vardır. Bu doğrultuda Rojhilatlı Kürt örgütleriyle çeşitli görüşmeler yaptığı ve vaatlerde bulunduğu kesindir. Geçmişte Başûrlu ve Rojavalı Kürtlere verdiği vaatler gibi. O halde Rojhilatlı örgütler Başûr ve Rojava pratiğinden ders çıkarmalı ve söz konusu ABD vaatlerine aldanmamalıdır. Tamamen Kürt varlığını ve özgürlüğünü esas alan bağımsız bir politik tutumun sahibi olmayı bilmelidir.

ABD Yönetiminin aynı amaç doğrultusunda Başûr ve Rojava yönetimleri üzerinde baskı uyguladığı da ortadadır. Nitekim Hewlêr Yönetimiyle gizli ve açık birçok görüşmenin bu temelde yapıldığı bilinmektedir. Rojava Kürtleri üzerinde ise baskıyı AKP-MHP Yönetimi eliyle geliştirmeyi bir politika haline getirmiştir. Nitekim ABD Başkanı Trump’ın özel temsilcisi J. Jeffry yeniden Türkiye’ye gitmiş ve Tayyip Erdoğan Yönetimi ile birçok konuda anlaştıklarını açıklamıştır. Söz konusu bu anlaşmaların Rojava’ya dönük baskı anlaşması olduğu tartışmasızdır. Acaba Tayyip Erdoğan Yönetimi Rojava’ya yönelik ABD desteğinde şimdi hangi saldırıları yapacaktır? ABD Yönetiminin Rojava Kürtlerini “Petrol bölgeleri” dediği alanlara sürmek istediği ve bunun için de TC işgal saldırılarını gündeme getirdiği açıktır. Dolayısıyla yeni saldırılar beklemek ve bu temelde tedbirli olmak gerekir.

Dahası ABD Başkanı Trump ile özel temsilcisi J. Jeffry’nin Tayyip Erdoğan ile iş ve ticaret ilişkilerinin olduğu ve siyasi kararlarda bu maddi ilişkilerin de etkide bulunduğu artık herkes tarafından bilinmekte ve ifade edilmektedir. Yani bu üç ismin maddi kazanç elde etmesi karşılığında Kürt ve Türk gençlerinin kanı akmakta ve Kürdistan toprakları işgal edilmektedir. ABD Yönetimi sözde TC ile Kürtler arasında arabuluculuk yapar görünmektedir, ancak Tayyip Erdoğan’ın iş ortaklarının bunu yapamayacağı açıktır. Bu gerçeğin de iyi görülmesi ve başta Kürtler olmak üzere herkesin bu ilişkiye, yani ticaretin siyasete bu biçimde karıştırılmasına karşı çıkması gerekir.