İnsan aklı yerine güdüleriyle bakan AKP’nin kafası almıyor, ama Kürtler, "devrimcilik oyunu" oynamıyor, ulusal kurtuluş savaşı veriyorlar.
Bu savaş yeni değil, dünün devamıdır. Hırsızın basitlemesi misali, direnişin aşamasını "hendek" diye küçümsemek dünden habersizliğin kuru kafalılığıdır. Beyinsizlik, AKP’lilere yaraşırlıkla cehalet çukurunda debelenmedir.
Oysa hırsızlık, talan ve dolandırıcılıktan başını kaldırıp bakabilen herkes görür ki, barikatlar, Şeyh Said’in 1925 kışında yarım bıraktığı Diyarbakır surları muhasarası, İhsan Nuri Paşa’nın, Stalin Rusyası, İran Şahı’nın da savaşa katılması üzerine 1930’da terketmek zorunda kaldığı Ağrı Dağı savunması, Seid Rıza’nın 1937’deki Uzuntarla direnişinin devamıdır.
Oramar mevzilerinin şehir merkezlerinde kazılması…
AKP kafası, Kürdistan kurtuluş mücadelesinin daha dün başladığını sanıyor. Oysa bugün 200 yıllık geçmişin devamıdır. Günümüz devrimcileri, 40 yıldan beri dağlardadır.
Bugün, beton duvarlar arasında esir tutulan hareketin lideri Abdullah Öcalan, dağa çıkış fikrini aklında büyüttüğünde, bıyıkları henüz ayva tüyü bir çocuktu.
Hırsızlar, kalpazan ve katiller anlamaz ama bu, ölümüne fekadarlık isteyen bir yürüyüştür. Öcalan’ın yaşayan yoldaşlarından hiç biri, hayatı boyunca yumuşak bir yatakta yapmadı. Doyasıya uykuyu bile lüks bildiler.
Hırsız halden anlamaz, ulusal adanmışlık böyledir; onların ardından yönünü dağa veren ceren, ceylan bakışlı "azıv" kızlarla, "bılur" boylu "xort"lar, uyku için, kaz tüyü, "lıva" dolu yastık değil, başlarını koyacak bir taş bulduklarında sevindiler.
Geride duran anne babaları, genellersek baştan başa Kürdistan bu destansı adanmışlığa katıldı. Kimi oğul kız, kimi maddi ve manevi destek verdi.
Yaralarını sarma aralıklarını saymazsak, Kürdistan’ın son yüz yılı böyle geçti. Son 30 yılda, en az 40 bin gencecik çitil koptu, Kürdistan’ın dalından.
Ama kesinti olmadı. Düşenin boşluğu, anında dolduruldu.
Halk bütün olarak, direniyordu kötülüğe karşı. Kötülüğü insanlık bilenler, gerillaya erişemeyince, köylere, kadını, erkeği, bebeği, ihtiyarıyla sivillere saldırıyor, insanlığın matemi ama, öldürülmüşleri mezardan çıkarıp yerde sürüklüyor, yer yer ölü bedenlere tecavüz ediyor, göz oyuyor, mertliğe kaside diye kulak, burun kesiyorlardı.
Çağımızın utancı, Amerika ve Avrupa barbarlığa karşı çıkacağına, direnen Kürtleri yargılayıp, "terörist" hükmüyle mahkum ediyordu.
Oysa Amerika ve Avrupa günümüz medeniyetinin bekçisi ve insani haklar savunucusu rolündeydi.
Herkesin insanlığı, çıkarı boyunda kala dursun, Kürtlerin muhatabı olan Türk devleti kendince "insan" davranışlıydı. Kafa yorup yorup düşünme yerine vuran ve kıran…
Çünkü, düşünmek zahmetli, hem de vicdan işiydi. Onlarsa, kolayından gidip işkence ve zulüm çeşitlerini icat ederek, yakıp yıkarak, kırımlar yaparak Kürt davasını hal yoluna koymaya bakıyorlardı. 1925’den başlayarak, hep öyle yaptılar.
Oysa Kürtler, anavatanı gasbedilmiş başlıca yer yüzü halkıydı. (Bu akibete uğramış Amerikan ve Avustralya yerlilerinin de tescil edilmiş, dokunulmaz kılınmış hak ve özgürlükleri, yurtlukları vardı) Dili, kültürünün bütün dalları yasak duvarlarnın ardına kilitlenmiş, onuru yerde, kirli postala paspastı.
Kürtler, çalınmış, gasp edilmiş insani hakları, özgürlüklerinin, ana yurtlarında korkusuzca yaşama davasındaydı.
AKP, davanın yeni başladığını sanıyor, hatta Cumhurbaşkanı da olan AKP’nin başı, hem "Kürt sorunu yok" diyor, hem de "dış düşmanlarımız sorunu tahrik ediyor" diye devam ediyordu.
Oysa tahrikse eğer, tahrikkar başka yerdeydi.
Çünkü, AKP’den önce, savaşın ilk vuruşunu IŞİD yapmıştı. IŞİD, Diyarbakır’dan sonra Suruç, ardından Ankara’de Kürtlerin ve dostlarının düzenlediği gösteride katliam yapmış, AKP iktidarı da, PKK’ye mal ederek susmuştu.
Olaylar zinciri bir yana, başa dönersek kasaba ve şehirlerdeki direnişin yalancılar, talancı ve katiller tarafından çarpıtılması önemli değildir. Gerçek olan şu ki, olanlar ulusal mücadeleninin şekil, nitelik değiştirmiş devamıdır.