
AKP’nin tek başına iktidar olması durumunda Rojava’ya saldıracağını; HDP baraj altında kalınca da siyasi soykırım operasyonuna başlayacağını kaydeden KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Özellikle de Efrîn Kantonu hedeflenecekti, hatta Kobanê’ye yeniden saldırma ihtimalleri de vardı. Seçim öncesi yapılan planlama durdurulmuştur. Ancak hala tümden vazgeçilmiş midir belli değildir. Eğer Erdoğan, yeni hükümetin ortağına kabul ettirirse bu yönlü saldırıları yine gündeme koyacaktır” dedi.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, ANF’nin sorularını yanıtladı.
Eski Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, “HDP, PKK’ye silah bıraktırmalı” dedi, bundan sonra da HDP’ye bu yönlü baskıların yapılacağı anlaşılıyor. Bu çağrılar neden HDP’ye yapılıyor?
Silah bıraksınlar çağrıları, HDP’ye yönelik bu tür dayatmalar Kürt sorununda çözümsüzlüğü örtme çabalarıdır. Türkiye’de bir Kürt sorunu vardır ve çözülmesi gerekiyor. Çözüm için adım atmadan “silah bırakılsın” demek, kesinlikle çözümsüzlükte ısrar etmektir. Kürt sorunu çözülmemiş; inkar ve imha politikası son bulmamış; mevcut anayasa ve yasalar da ortadır. Kürtler nasıl silah bırakacak? Kürt soykırımı yapılmak isteniyor. Kürtler kafalarını IŞİD gibi kafa koparan bir faşist çeteye ya da benzer zihniyette olan iktidarlara ve örgütlere mi bırakacaklardır?
“Silah bırakın, silah bırakma çağrısı yapın” söylemi, gelin teslim olun demektir. Bu, 40 yıldır yapılıyor. Dün Çiller ve benzerleri böyle sesleniyordu, şimdi de Erdoğan ve ekibi.
Türkiye demokratikleşip Kürt sorunu çözüldüğünde gerillanın pozisyonu değişir. Hala Kürtlerin varlık-yokluk sorunu söz konusudur. Kürtler kendi varlıklarını kimsenin insafına bırakamazlar.
Sen hele Kürt sorununu çöz, adım at, Kürtlerin haklarını tanı, olduğu gibi kabul et, anayasa ve yasalarda varlığını; özgür ve demokratik yaşamını; dilini ve kültürünü güvenceye al!
Bu ortamda gerillanın silahını gündeme getirmek, özel savaş söylemidir. Kürt halkına karşı psikolojik savaş yürütmektir.
Hiç kimsenin bunları ciddiye almaması gerekir.
AKP hala çözüm sürecinin sürdürülmesinden söz ediyor. Yeni dönemde bunu öne sürmesi ne kadar samimi?
AKP’yi bugünlere getiren Tayyip Erdoğan çizgisi ve politikası AKP’de hakimdir. Açıkça 5 Mart’ta “Kürt sorunu da yoktur, çözüm süreci de yoktur, muhatap da yoktur, masa da yoktur, her şey de yoktur. Müzakere yapamayız. Bunlar terör örgütünü ve liderini meşrulaştırmaktır” dedi. Anlayış budur! AKP’nin bir çözüm politikası yoktur. Şu anda da çözüm süreci derken toplumu aldatmaktadır. Güya Kürt halkını yine aldatmayı düşünmektedir.
Eğer bu seçimde tek başına iktidar olsaydı bugünkü gibi çözüm sürecinden bahsedermiydi?
Bahsetmezdi. AKP tek başına iktidar olsaydı Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı saldırı başlatacaktı. 14 Nisan 2009’da olduğu gibi yine siyasi soykırım operasyonları yapıp binlerce Kürt siyasetçisini zindana atacaktı. Bütün listeler hazırlanmıştı. Kimleri nasıl alacaklar hepsi tespit edilmişti. Şu anda çözüm sürecinden bahsetmesi tamamen bir aldatmadır; bir psikolojik savaş, bir özel savaş argümanıdır.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile İmralı heyeti arasında 5 Nisan’dan bu yana görüşme gerçekleşmedi. Peki devlet heyetiyle bir görüşme var mı? Bu konuda size ulaşan bir bilgi söz konusu mu?
Önder Apo üzerinde bir tecrit uygulanmaktadır. Tecrit uygulanmasının nedeni, Önder Apo’nun 28 Şubat’ta ortaya konulan deklarasyonda ısrar etmesi, müzakereye başlanmasını istemesidir. Müzakere dışında, çözüm dışında artık görüşme ve konuşmayı Önder Apo anlamlı bulmuyor, kabul etmiyor. Eski durumun sürdürülmesinin artık bir geriye düşme, geriye çekme ve tekrar etme anlamına geldiğini söylüyor. Bu tutumu nedeniyle Önder Apo’yla görüşmeler yaptırılmıyor.
Şu anda AKP hükümeti en fazla Önder Apo’ya öfkelidir. Çünkü HDP’nin parti amblemiyle seçime girmesini isteyen, dayatan Önder Apo olmuştur. Hatta Önder Apo ‘baraj aşılır yüzde 15 civarında oy alınırsa HDP içindeki ve PKK içindeki inançsızların yakasına yapışacağım’ demiştir. HDP’nin halkların kardeşliğine dayalı demokratik ulus projesi Önder Apo’ya aittir. Bu nedenle öfkelidirler, tecrit uyguluyorlar. En başta da Erdoğan, Önder Apo’ya öfkelidir. Erdoğan’ın otoriter hegemon yaklaşımını bozmuştur.
Devlet heyetiyle görüşme var mı, yok mu bunu bilmiyoruz. Bazı duyumlar var, güya gitmiş, görüşmüşler ama ne görüştüklerini bilmiyoruz.
Önder Apo’ya karşı yürütülen bir psikolojik savaş var. Bunu Önder Apo da biliyor, biz de biliyoruz. Önder Apo’ya yönelik yaklaşımı değerlendiriyoruz, değerlendireceğiz. Herhalde çocuk değiliz, enayi değiliz; Önderliğe yaklaşımların ne anlama geldiğini biliyoruz. Türk devleti ve AKP hükümeti de kamuoyu da bilmeli. Makul yaklaşımımız Türkiye’nin demokratikleşmesini düşündüğümüz ve Türkiye halklarına karşı duyduğumuz sorumluluğun gereğidir.
Duygusal yaklaşsak, mevcut politikalara tepki göstersek bir gün bile çatışmasızlık ve ateşkes sürmez, her gün şiddetli savaş olur. Sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışıyoruz.
Makul yaklaşımlarımızın da bir sınırı vardır. Eğer buna bir cevap verilmiyorsa bu tür tutumları sürdürmemizin Türkiye halklarına da Türkiye’ye de yararı olmaz. Demokratikleşme ve çözüm zeminini çürütmek anlamına gelir. Bunu da kabul etmeyeceğimiz, bu politikalara dur diyeceğimiz açıktır.
Türk Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Silah bırakma yoksa İmralı’ya gidişin gereği de yoktur” dedi. Heyetin İmralı’ya gidiş talebine de şimdiye kadar bir yanıt verilmedi. Tecridin sürmesi durumunda tutumunuz ne olacak?
Bir müzakere için İmralı’ya gidilmeyecekse zaten gidişin anlamı yoktur. Teslim olmazsanız İmralı’ya gidiş yok, diyor. Bunu bırakalım Önder Apo, zindandaki bir genç PKK militanı bile kabul etmez. PKK’nin tarihi, zindan tarihi ve mücadele tarihi de biliniyor. Bundan daha alçakça ve gerici bir yaklaşım olabilir mi? Bundan daha büyük Kürt düşmanı bir yaklaşım olabilir mi? Kürtlerin siyasi iradem dediği, baş müzakerecim dediği bir Önderliğe böyle yaklaşmak ne anlama gelir? Kürt düşmanlığı ve Kürt’e savaş anlamına gelir. Ahmet Davutoğlu bir siyasetçi gibi değil, bir serseri lümpen gibi konuşuyor. İşte AKP kumaşının Kürt sorununa yaklaşımı budur. Bu tür adamlar Türkiye’nin sorumluluğunu taşıyabilir mi? Zaten Türkiye’nin sorunu bunlardır.
Bir görüşmeyi böyle şantaj aracı olarak kullanmak kadar çirkin, ahlaksızca bir yaklaşım olamaz. Bu gösteriyor ki tecrit sürecek. Önder Apo da, Hareketimiz de böyle silahlı mücadeleyi bırakma gibi şeyleri tartışmaz; konuşmaz bile.
Zaten tecridin sürdürülmesi savaş anlamına gelir. Biz her zaman söyledik, Önderliğimize yaklaşım savaş ve barış gerekçesidir. Önderliğin rehin durumunu hiçbir Kürt insanı kabul etmemiştir ve etmeyecektir. Önderliğimiz esaret altındadır, rehinedir. Dolayısıyla özgürleşmesi de bizim ve halkımızın boyun borcudur.
Türkiye’nin Rojava’ya müdahalesi tartışmaları yapılıyordu. 7 Haziran seçimlerinden sonra duruldu ama yine başladı. Sizce böyle bir olasılık söz konusu mu?
Eğer AKP tek başına iktidar olsaydı Rojava’ya yönelik bir saldırı planı bulunuyordu. Özellikle de Efrîn Kantonu hedeflenecekti, hatta Kobanê’ye yeniden saldırma ihtimalleri de vardı. 7 Haziran seçimleri aynı zamanda AKP’nin dış politikasında başarısızlığının ilanıdır. 7 Haziran’da AKP’ye gösterilen tepkilerden biri de dış politikasına yöneliktir. Bu açıdan da seçim öncesi yapılan planlama durdurulmuştur. Ancak hala tümden vazgeçilmiş midir belli değildir. Erdoğan hala başarısızlığa uğrayan, başarısızlığı netleşen Suriye başta olmak üzere Ortadoğu politikasından vazgeçmiş değildir. Eğer yeni bir hükümet kurar da ortaklarına kabul ettirirse bu yönlü saldırıları yine gündeme koyacaktır.
YPG/YPJ Rojava’da çok önemli mevziler elde etti. En son Girê Sipî’deki (Til Abyad) DAİŞ işgaline son verilmesi neden Türkiye’yi bu kadar öfkelendiriyor?
Türkiye Ortadoğu’daki en büyük ortağının kaybediyor. IŞİD üzerinden Suriye ve Ortadoğu siyaseti yürütüyordu. IŞİD’i bir siyasi enstrüman/kart olarak kullanıyordu. Boyunu aşan kirli işlerin içine girdi. Bu kirli bataklığın içinden nasıl çıkacak bunun hesabı içindedir.
Til Abyad-Akçakale IŞİD’in lojistik merkeziydi. Silahı, yiyeceği, cephanesi, elbisesi; her şeyi buradan gidiyordu. Petrolünü buradan satıyor, ticaret yapıyordu. Akçakale sınırı IŞİD’in yolgeçen hanına dönmüş, geri cephesi haline gelmişti. Bunu dünya da biliyordu. Türkiye’nin IŞİD’i, El Nusra’yı, Ahrar El Şam’ı nasıl desteklediğini çok iyi biliyor. Böylelikle Suriye’deki bütün silahlı çeteleri kontrol altında tutarak siyasi bir koz olarak kullanmak istiyordu. Bu nedenle IŞİD darbe yedikçe ah vah sesleri Ankara’dan geliyor. IŞİD’in gerilemesine en fazla üzülen Türk devletidir. Sanki kendisine karşı savaşılıyor. Türk devleti IŞİD ve diğer silahlı çetelerle ilişkisinde Rojava’yı Araplaştırmayı da hedefliyordu. Sonuçta bütün hesapları boşa çıkarıldı. Bu açıdan öfkelidir.
Girê Sipî‘nin işgalden kurtarılması Suriye’nin geleceği için ne ifade ediyor?
Girê Sipî zaferi, Suriye’nin geleceğini etkileyecektir. Rojava Devrimi demokratik Suriye’nin temeli olacaktır. Artık Rojava Devrimi’ni dikkate almadan yeni Suriye’yi kurmak mümkün değildir. Rojava Devrimi’ndeki Kürt-Arap ilişkisi demokratik Suriye’nin ortaya çıkmasında, gelişmesinde önemli bir zemin olacaktır. Girê Sipî’nin kurtarılması bu zemini güçlendirmiştir.
Artık hiç kimsenin oluşacak yeni Suriye’de Rojava Devrimi’ni dışlaması mümkün değildir.
Saldırılar MİT kontrolünde yapıldı
Mersin ve Adana’da HDP’ye yönelik yapılan saldırıların ve Amed’de seçim mitinginde patlatılan bombanın DAİŞ çeteleri tarafından yapıldığı belirtiliyor. Sizce bu durum önümüzdeki süreçte Irak-Suriye’de yaşananların bir benzerinin Türkiye’de yaşanması olasılığı olduğunu mu gösteriyor?
Kuşkusuz Türkiye’nin Hatay başta olmak üzere sınırlarını IŞİD çetelerine açması, buralarda IŞİD’in faaliyet göstermesi ileride sonuçlarını Türkiye’de gösterecektir. Mersin, Adana ve Amed’deki saldırılar kesinlikle AKP hükümeti ile bağlantılıdır. Çünkü IŞİD’in Türkiye’deki tüm ilişkileri ve yapılanması MİT’in kontrolündedir. MİT, bu örgütün her yerine sızmıştır. Özellikle de Türkiye sınırındaki bütün faaliyetler MİT’in yüzde 100 kontrolünde gerçekleşmektedir. Bu yönüyle Mersin ve Adana’da HDP binalarına konulan bombalar MİT’in göz yummasıyla, hatta teşvikiyle gerçekleşmiştir. Amed mitinginde bomba koyan IŞİD’çinin de MİT tarafından kontrol edildiği açıktır.
Kürdistan’da süreklileşen bir eylemlilik içine girmesi, bir taban bulması mümkün değildir. Kürdistan’da bu yönlü faaliyetleri hükümetten, MİT’ten ayrı düşünmemek gerekir. Hizbullah da böyledir, IŞİD de böyledir. Bunlar tamamen Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı devletin kullandığı enstrümanlardır, maşalardır.
Ancak Türkiye’nin ileride böyle bir örgütün, kurumlaşmaların hedefi haline gelmesi mümkündür. Kuşkusuz bir Suriye gibi, bir Libya gibi, bir Irak gibi gelişme zemini mevcut durumda yoktur. Ancak Türkiye’ye ağır sorunlar yaşatacak, Türkiye’de birçok sorunun, krizin ortaya çıkmasına yol açacak bir potansiyel olduğu da açıktır.
Amed’de saldıran da devlettir
Seçimlerden hemen sonra Amed’de, Bingöl’de 1990’lı yılları hatırlatan JİTEM tarzı cinayetler işlendi. Bu saldırılarının arkasındaki güç kim?
Devletin istihbarat örgütleri tarafından Kürt halkına karşı bir saldırı başlatılmıştır, saldırı yürütülmüştür. Doğrudan devlet ve AKP ile ilgili görmek lazım. Bir an için devletin olmadığını düşünelim, böyle bir kontra grubun halka saldırmasını bir tarafa bırakalım, aklına bile getiremez. Bu açık bir gerçektir. On yıllardır bedel ödemiş, her gün birçok evladını toprağa veren, özgürlüğü için savaşan bir halk gerçeği karşısında bir grubun Kürt halkına bu düzeyde pervasızca saldırması mümkün müdür?
Farz edelim bunların Hüda-Par’la ilişkisi var; aldığı oy ortada değil midir? Kürt halkı, Kürt halkının evlatları bu devletin kullandığı gruplardan daha az mı fedakardır, daha az mı yiğittir. Fedai bir Kürt gerçeği var, fedai bir gençlik var. Birçok gücün arkasında olan IŞİD, birçok devletin güç getiremediği IŞİD’in Kürt gençleri karşısında nasıl kaçtığı ortadadır. Kürt fedailiği karşısında dayanamamaktadır. Böyle bir halk gerçeğine karşı bir saldırı varsa demek ki arkasında bir güç vardır, bir devlet vardır. Bu da AKP’dir, MİT’tir, JİTEM’dir. 1990’lı yıllarda da bu saldırılar polisin gözetiminde yapılmıyor muydu? 1990’lı yıllarda JİTEM’in ve polisin gözetiminde olmasa halk o saldırganları bir kaşık suda boğmaz mıydı? Bunlar açıktır. Bunları bir çocuk bile görebilir.
Türk devleti anayasa ve yasalarla çalışan güçlerle sonuç almadığı zaman anayasa ve yasaların da dışına çıkarak sorumluluğu olmayacak biçimde elinin altındaki maşalarla bu saldırıları yürütmektedir. 1990’lı yıllarda yaşanan da buydu, Bingöl ve Amed’de yaşananlar da budur. Bazı inancı olan kişilerin aldatılması, kışkırtılması, kullanılması, tetikçi haline getirilmesi ayrı bir şeydir. Ama bu esası belirlemiyor. Mevcut gerçeği örtmüyor.
Kürt halkı da şunu bilmeli, biz de biliyoruz: Kürt halkının özgürlük mücadelesi geliştikçe bu tür saldırılar olacaktır, bu tür çeteleri kullanacaklardır. Ancak Kürt halkı 1990’lı yıllardaki halk değildir. Bu tür saldırıların başarıya ulaşması, sonuç alması mümkün değildir.
KDP ile sağlam ilişki istiyoruz
Seçim döneminde Güney Kürdistan’da da KDP ve PKK arasında gergin bir süreç yaşandı. Bu gerginlik hala devam ediyor mu?
Bir kere şunu belirtmek gerekiyor; seçim öncesinde KDP’nin yarattığı gerginlik, ilişkileri koparması, dilini saldırgan hale getirmesi, maraza çıkarmak için bahane araması AKP ile ilişkisinden dolayıdır. Güney Kürdistan AKP hükümeti döneminde Türk devletinin çok kazandıran sömürgesi haline getirilmiştir.
KDP, Kürt demokratik hareketinin değil de AKP’nin kazanmasını istemiştir. Seçim öncesi KDP’ye bağlı tüm yayın organlarının politikası bu doğrultuda olmuştur.
Gerginliğin bir nedeni AKP’ye destek vermek için yapılmışken, diğer bir nedeni de, PKK’nin yükselen itibarını kırmak olmuştur.
Şengal’de peşmergeler direnmeyince gerillalar gidip orayı kurtarmıştır; orada halkın güvenliğini sağlamıştır. Bu gerçek ortadayken neredeyse Şengal’deki gerillayı işgalci gösterecek bir dil kullanmaktadırlar, böyle bir yayın yapmaktadırlar.
Sorun şudur; Êzîdîlerin kendi özyönetimlerine kavuşma sorunudur. Güney Kürdistan Federasyonu içinde böyle bir pozisyona kavuşmaları demokrasinin gereğidir, demokratikleşmenin gereğidir.
Biz KDP’nin Şengal ya da başka konulardaki farklı görüşlerimizden dolayı dayatmalar yapmasını anlaşılır bulmadık. Belli bir dayatma olarak gördük. Bazı şeyleri bizlere zorla kabul ettirme olarak gördük. Bunun da doğru olmayacağı açıktır.
Hareket olarak bir gerginlik yaratmamız söz konusu değildir. Mevcut durumda ilişkiler soğuktur. Bizzat KDP’nin yaklaşımları nedeniyle soğudu. Biz kesinlikle KDP’yle ilişkileri daha sağlam, daha uzun vadeli, pamuk ipliğine bağlı olmayan, herhangi bir sorunda hemen ilişkilerin soğuması, kopması gibi bir durumun ortaya çıkmayacağı bir ilişki biçimini, anlayışını yaratmak istiyoruz. Böyle bir ilişki biçimini hedefliyoruz. Bugünkü ilişki biçiminin ne bize, ne KDP’ye ne de Kürtlere bir yararı var.
Ortadoğu’da herkes kendisinin pozisyonunu güçlendirmek istiyor; Kürtlerin de bu ortamda kendi siyasi pozisyonunu güçlendirmesi gerekiyor, etkili kılması gerekiyor. Bu açıdan ortak davranmak ve ortak hareket etmek önemlidir. Bu dönemde dışa karşı politikalarda hareket etmeyeceğiz de ne zaman yapacağız?
Eş zamanlı olarak KDP-İ ile HPG güçleri arasında Medya Savunma Alanlarında çatışma yaşandı. Bu dönemde basına görüşmelerin yapıldığı yansıdı. Şu anda son durum nedir?
Bu olay yaşandıktan sonra görüşmeler yapıldı. Karşılıklı bir anlayışa varılmış durumdadır. Çünkü ortada sorun olacak bir durum yoktur. Şu anda herhangi bir sorun bulunmamaktadır. Karşılıklı anlayışla sorun çözülmüş durumdadır.
ALİ GÜLER/CİHAN ÖZGÜR/ANF/BEHDİNAN