
Suriye’de halkın demokratik taleplerle başlattığı, ancak sonrasında çeteler eliyle kanlı iç savaşa dönüştürülen ayaklanma 9. yılına girerken tarihin Ortadoğu’da halklar lehine yeni gelişmelere gebe olduğuna şahit oluyoruz.
Sahneye çıktığında DAİŞ karşısında Irak ve Suriye orduları hiçbir direnç gösteremiyor, Erdoğan’ın “öfkeli çocukları” önüne çıkan herkese diz çöktürüyordu. Avrupa basını ise “önü alınamayan güç” manşetleriyle DAİŞ’i parlatıyordu. Bir anda herkesin korkulu rüyasına dönüştürülen o DAİŞ, işte şimdi Dêrezor’da Kürt kadınları ve YPG savaşçıları karşısında diz çöküyor. Kuşkusuz tarihi bir an bu.
Kürtler şahsında bölge halklarını ve insanlık onurunu ağır bedeller pahasına savunan Kürt kadını ve gençlerinin fedai mücadelesi, bölge halklarını da yanına alarak, insanlığın başına musallat edilen bu belayı def ediyor.
Ancak bundan askeri olarak ağır bir yenilgiye uğrayan DAİŞ’ın bittiği sonucunu çıkarmak yanılgı olacaktır. DAİŞ ve türevleriyle çeşitli şekillerde halkların ortak mücadelesi devam edecektir; ancak esas yanıtı aranan soru, DAİŞ’in YPG karşısında diz çöktüğü bu tarihi dönemde Suriye’nin geleceğinin nereye evrileceği, halkların özlemi olan demokratik ve özgürlükçü bir yaşama kavuşup kavuşmayacağı sorusudur.
Son 10 günde yaşanan gelişmeler ve ilgili ülkelerin yetkili ağızlarından yayılan demeçler, bu konuda dikkatle irdelenmesi gereken önemli işaretler veriyor.
Suriye’den çekilme kararı sonrası yeni oyun planları geliştiren ABD, İran’a yoğunlaşmak için Kuzey-Doğu Suriye’nin NATO denetiminde kalmasını istiyor ve bunun için girişimlerini yoğunlaştırıyor. TC’yi de İran’a karşı mücadelede yanına çekmek ve Rusya’dan uzaklaştırmak için bu bölgeye ortak etmeye çalışıyor. Suriye’nin en güvenli ve istikrarlı alanı olan Kuzey Suriye’nin TC denetimine verilmesi kararlaştırılan “Güvenli Bölge” gibi tartışmalı bir kavramla bunu Kürtler ve bölge halklarına da kabul ettirmeye çalışıyor. Ancak Kürtler ve ortak mücadele yürüttüğü bölge halkları “tasfiye planı” olarak nitelendirdiği bu planı kabul etmeyeceğini açıkça deklare edince, Avrupa ve uluslararası kamuoyu da DAİŞ’a karşı başarılı mücadele yürüten YPG/QSD’ye yönelik bu yaklaşıma karşı çıkınca Trump’ın planı şimdilik soğutmaya alınmış görünüyor.
Özgürlükçü Kürtleri buna razı edemeyen ABD, şimdi de işbirlikçi bazı Kürt grupları üzerinden Kürtleri bölüp parçalamaya çalışıyor. Bunu fırsata dönüştürmek isteyen KDP de durumdan vazife çıkararak DAİŞ’a karşı mücadelede elde edilen kazanımlara konma arayışına giriyor.
Rusya ise Kürt-Arap ittifakından korkuyor ve Dêrezor, Reqa gibi bölgelerde Kürt ve Arap çelişkisi çıkarıp halkları birbirine düşürmeye dönük girişimlere ağırlık vermiş durumda. Kürt ve Arap çelişkisiyle Rojava’yı zorlamaya çalışan ve Kürtlere “Arap kentlerini bize bırakın, size Rojava yeter” diyen Rusya, Dêrezor ve Reqa bölgesindeki aşiretlerle gizli toplantılar gerçekleştirerek kendince “Suriye’nin geleceği rejimdedir, Kürtlerde değil” mesajı veriyor.
Beşar Esad'ın uzun yıllardır başdanışmanlığını yapan Buseyna Şaban’ın, Rusya'nın başkenti Moskova'da düzenlenen Valdai Tartışma Kulübü toplantısında “Kürtlere özerklik verilmesi Suriye'nin bölünmesi demek” şeklindeki ifadeleri, Rusya’nın bu yaklaşımına paralel gelişiyor.
Yine Suriye Dışişleri Bakanı Yardımcısı Faysal Mikdad’ın, "Kürtlerle yapılan görüşmeler konusunda iyimser olduğunu" söylüyor ancak; hemen akabinde "ülkenin her bir karış toprağını geri almak isteyen Şam'ın taviz vermesi için Kürtlerin mücadele etmesi gerekir” sözleriyle Kürtleri tehdit etmeyi de ihmal etmiyor. Bunu söyleyen zatın Cerablus, Ezaz, Bab, Efrîn ve İdlib’de Rusya’nın onayıyla devam eden Türk devletinin işgalciliğine karşı tek laf etmemesi Suriye halkları tarafından garipseniyor. Kürtler ise Suriye’nin parçalanmasına kendilerinin yürüttüğü doğru siyasetin engel olduğunu yineliyor.
Bölgeyi yakından takip eden siyasal gözlemciler gerek ABD ve gerekse Rusya’nın sergilediği her iki yaklaşımın da Kuzey-Doğu Suriye’yi işgal etmek için bahane arayan TC’nin ekmeğine yağ sürdüğü görüşünde hemfikirler.
Bu açıdan Kürtler ve Kuzey Suriye halkları “güvenli bölge”, “tampon bölge” gibi kavramları yerinde görmüyor. Daha önce gelişen örneklere bakarak BM gücünün de Türk devletinin saldırılarına engel olamayacağını biliyor. Kendi güvenliğini başka bir güce havale etme yerine DAİŞ ve türevleri çete yapılarına karşı zafer kazanan kendi özgücüyle her türlü tedbirini alarak kendini savunmayı, sözü edilen sınır güvenliği için de uçuşa yasak bölge ilan edilmesi talebini daha yüksek sesle dillendiriyor.
Kürtlerin çok güçlü diplomasi faaliyeti ve lobileri olmasa da uluslararası kamuoyu ve demokratik güçlerin büyük desteğini kazanmıştır. DAİŞ sonrası demokratik ve ademi merkeziyetçi bir Suriye mücadelesinde de Kuzey Suriye halkları ve Kürtler için bu desteğin daha da büyütülerek faşizme karşı ortak örgütlü mücadeleye dönüştürülmesi, tarihin Ortadoğu’da halklar lehine yeni ciddi gelişmelere gebe olduğunu gösteriyor.