İbrani söylencesine göre insan Cennetten kovulmuştur. Bu kovulma ya da literatürde geçen düşüş yani "insanın düşüşü" halen devam etmektedir. Aslında bu düşüşe farklı bir gözle baktığımız zaman bu düşüş aynı zamanda insan olmanın başlangıcıdır. Çünkü cennetten kovulma insanın olanak olarak sahip olduğu yetileri gerçekleştirmesinin de başlangıcı olmuştur. İnsan önce çevresindeki nesneleri algılamış onların üzerine düşünmüş, onları anlamış, kendisi için, kendisinin dışında ve aynı zamanda kendisine karşı bir dünya yaratmıştır.

İnsan olma yolculuğu bu evrelerden geçerken kişi her evrede belli türden kendisi ile karşısındaki dünya arasında bir geçiş nesnesi edinmiş ve o geçiş nesnesi sayesinde ruhsal ve duygusal olarak kendi sınırları içinde kendini var etmeye çalışmıştır. Bazı kültürler insanın düşüşünü yani cennetten kovuluşunu negatif anlamda yorumlasa da ben kendi adıma bu kovulmanın düşünmeyen önüne her şey hazır gelen insanı insanlaştırdığını düşünüyorum.

Onun için düşüşü ya da kovulmayı, yaşam ve insanın kendi ile savaşında önemli bir tarihsel an olarak görüyorum. Bugün içinde yaşadığımız coğrafyaya baktığımda da bu düşüşe benzer durumlar yaşadığımızı düşünüyorum. Aslında Kürt Özgürlük Hareketi de bu önemli tarihsel anlardan birini yaşıyor. Son yaşananlar Cizre, Silopi ve Sur bu tarihi anların izlerini geleceğe taşıyacağı gibi bir ulusun kaderini de doğrudan etkileyecektir. Adolf’un fırınları nasıl ki Yahudi halkının kaderinde mihenk taşı rolünü oynadıysa Cizre, Silopi ve Sur’un bodrumları bundan sonra da Kürt halkının ve Kürt Özgürlük Hareketinin yazgısında mihenk taşı rolünü oynayacaktır.

Elbette bu Kürt Özgürlük Hareketi için yenilgi olabileceği gibi zafer de olabilir. Ama asıl problem hepimizin bu düşüşü ve kovulmayı nasıl anlayacağımızla ilgilidir. Çünkü ben kendi adıma bu ülkede insanların anlama kapasitesinin çok da gelişmediğine inanıyorum. Bu durum ebetteki bu coğrafyada yaşayanların kovulma ve düşüş arketipinin çıplak yüzüyle karşılaşmamış olmasıyla ilgilidir. Düşüşü ve kovulmayı yaşamayan insanların düşüş ve kovulma esnasında geçiş nesneleri olmayanların karşısındakilerle empati kurması çok zor olsa gerek. Onun için Amerika’nın eski yerlileri; "Bir insanı yargılamadan önce gökte üç ay eskiyinceye dek onun makosenleriyle (ayakkabısıyla) yürü..." demişlerdir. Bunu boşuna dememişlerdir elbette.

Ne yazık ki Modernite çağı bu tarz bir durumla arasına uçurumlar koymuştur. Bilindiği gibi çağdaşlaşmanın ilk kuralı karşındakini "yargılamadan" onu "anlamada" yatmaktadır. Bir birbirimizi anlamaktan çok yargılamakla meşgulüz. Sürekli yargılıyoruz ve hiçbir şey beğenmiyoruz. Hepimiz kendimizi yargıç sanıyoruz. Yargılayıp ölüme mahkûm ediyoruz. 

Kürdistan illerinde yaşanan vahşet karşısında bile empati yapmaktan yoksunuz. Empatimiz elbette evlerin bodrum katlarında ölüme terk edilen çocuklar ve erişkinler için olmalıydı. Kalkıp ukalalık yaparak direnenleri suçlamak hangi vicdanla açıklanır inanın bilmiyorum.

Savaş ve şiddetten hatta yüksek sesle konuşmaktan bile kaçınan biri olarak yazıyorum bunları. Savaşın ruhumda bıraktığı travma yazdırıyor bunları. Lütfen bu eşitsiz ve her türlü savaş hukukunu ve etiğini ayaklar altına alan savaşta birazcık empati yapalım ve direnenleri anlamaya çalışalım diyorum.

Kürtleri cennetten kovanlar bilmeli ki "insanları yurtlarından kovmak haram kılınmıştır." Yurtlarından kovduğunuz insanlar kendi yurtlarını yaratacaktır. Elbette cennet yaratmak kolay değil. Ama dünyaya baktığımızda bunun zor olmadığını görüyoruz ve gerçekten Kürtler belki de herkesten çok cennette yaşamayı hak ediyor ve biz ne dersek diyelim Kürtler öyle ya da böyle kendi cennetlerini yaratacaklardır.