Ortadoğu ve dünya kamuoyunun gözü Türkiye’nin işgal tehditlerinden dolayı bir süredir, Türkiye ve Rojava Özerk Yönetimi arasında yapılan görüşmelerde. Görüşmenin zemin arayıcısı olarak ABD, Rojava ve Türkiye arasında mekik dokumakta. Bu süreçin ne kadar süreceği de meçhul. Çünkü, Erdoğan ve onun savaş masası her gün “ha girdik, ha gireceğiz” ateş ile yanıp tutuşmakta. Bilindiği gibi ABD’nin Rojava ile ilişkileri özelikle Kobanê savaşıyla başladı. İnsanlık tarihinde örneğine az rastlayacağımız bu teröristler biranda Pandoranın kutusunda çıkar gibi korku cenderesi sardı tüm dünyaya. Dünyanın tek gündemi DAİŞ’in barbarlığı ve İslam Devleti mücahitleri olarak yola çıkmış zebanileri Kürtler Kobanê’de frenleye bilmişti. Birçok devlet ve istihbarat örgütlerinin imkanıyla kurulan bu ceberut örgüt çok kısa bir sürede adını bütün dünyaya duyurmuş ve Irak’tan Suriye’ye kadar birçok alanı himayesine almış, ardında halifeliğini ilan etmişti.

Gerçekten DAİŞ’in geleceğinden birileri habersiz miydi?

El Cizire Tv’de yayınlan bir belgeselde Ürdün Devleti ve El Kaide arasında muhbirin anlattıklarından öne çıkan bir nokta bu örgütün başta İran, Rusya, Türkiye ve birçok ülkenin Truva Atı olarak sahada olduğuydu. Örneğin örgütün öncülerinden ve kurucularından olan Ürdünlü asker Ebu Musab Zerkavi, Usame Bin Ladin ile birlikte Afganistan’da örgütün ideolojik ve askeri çalışmalarını yılarca yapmış ve örgütün yayılmasında birinci derecede sorumluluk üstlenmişti. Deşifre olduğunda İran’a kaçar ve burada beli bir süre Tahran’da kalır. Deşifre olması ve tanınması bir yana azılı bir Şii düşmanı olduğunu her defasında yayınladığı kaset ve yaptığı konuşmalarda açık açık söyleyen bu adamlar nasıl yılarca bu hattı kulandı?

Peki Zerkavi niye Tahran’ı seçti? Ve kimler yardım etti? Savak’ın ve İtlat’in cirit attığı bu alanlarda Zerkavi ve onun mücahit arkadaşları bu devletlerle bir şekilde temasa girmemesi mümkün mü? En son SDG tarafında Baxoz’da tutuklanan İlyas Aydın’ın söylediklerini hatırlarsak gereçten de hikayenin hiçte öyle ümmet sevdası ve din kardeşliği için yola çıkılmadığı hemen anlaşılır. Yine Zerkavi’nin Irak’ta bulunduğu süre de Sünniler iktidarda olmasına rağmen onları bu olgudan uzak tutması düşündürücü. Irak’ta topluma seçimleri boykot ettirerek Şiilerin iktidara gelişlerine zemin sundu ve en çok o rol üslendi. İyi biliyoruz ki; ABD Irak’ta Sünni bir blok istiyordu, ama Zerkavi’nin Şii-Sünni çatışması bu planı yerle bir etti. Ne hikmetse Şiiler iktidara geldikten sonra bir çatışmada öldürüldü. Dikkat edilirse belli bir siyasi ve politik değişim sonun da bu zatlar bir şekilde öldürülüyor, Usama Bin Ladin’in öldürülmesi gibi.

Ezcümle sözü burada bu gün devam eden Türkiye ve Rojava arasında yapılan görüşme ve ABD’ye getirmek istiyorum. Erken bir tespit belki ama sahaya baktığımız da ABD’nin mevcut tehlikelin kapı da olduğunu DAİŞ’in Kobanê’ye saldırmasında çok net fark etti. ABD özelikle 2000’lerin başından bu güne kadar Ortadoğu’da yaptığı tüm yatırımları bir çırpı da boşa gittiğini fark edince Kürlerle ortak hareket etmeye başladı. Çünkü Rusya ve İran sahada hakim güç olduklarından emin hareket ederek vakur bir hava takınarak Astana görüşmeleri ile sadece sahada savaşı derinleştirdiler. ABD’de sahada dönen oyunu fark etmiş, ama olaya ihtiyatlı yaklaşmak istiyordu. Bunu İran’a yapacağı müdahaleyi dile getirince hamle sırası onun olmadığını İran’ın tehditlerine ve Irak’ta ABD Büyükelçiliğine gerçekleştirdiği füze saldırılarından işin ciddiyetini fark etti. Bu madalyonun bir yüzü.

Peki Türkiye nasıl bu açmaz ulaştı?

Türkiye’nin ve Katar’ın altan alta destekledikleri Tunus’ta çıkan “Arap Baharı” (yani şeriatçı Müslüman Kardeşler isyanları) Libya ve Mısır’ı devirip 2011’de Suriye’ye ulaştığında, Başbakan Erdoğan büyük umuda kapılmış, Türkiye sınırına kavuşacak bir Sünni Müslüman kuşağının lideri olmak için yanına Katar’ı da alarak kolları sıvadı. Yaptığı açıklamalarda “Şam’da Cuma namazı kılacağız, Kobanê’de bayram namazı kılacağız” sevdasıyla yola çıkmış olsalarda Rusya ve İran’ın hamlelerinden dolayı bu sevdalarına ulaşamadılar. Arap Baharı yerini son bahara bırakmasıyla kısa bir sürede Türkiye dış politika da yerle eksen oldu.

Peki bunları Erdoğan ne için yaptı? Kürler saha da söz sahibi olmasın, statü sahibi olmasın diye yaptı. Kürt halkına olan düşmanlığından, öfke ve nefretinden dolayı sahanın hamisi olarak oradan buraya sürüklenmekten başka bir başarı da elde edemedi. Erdoğan’ın yeni Osmanlı hayalleri suya düşmüştü. Bunu gören Rusya ve İran bu yola hem Türkiye’yi hem de Rojava Özerk Yönetimin zayıflatmak istedi. Son kertede Türkiye’ye icazet vererek Efrîn’i işgal etmesine göz yumarak Türkiye’yi kendine yakınlaştırıp ABD ile ters düşürmek sahada olan iki gücü Türkleri ve Kürleri  bu şekilde lav etmek istedi. Türklere icazet vererek işgalin yolunu açıp ABD’den uzaklaştırmak, Kürleri zayıflatıp Esad’ın yedeğine dönüştürmek birincil amaçlarıydı. Gündemde olan ABD’nin olası bir İran saldırısının önünü almak için de sahayı uygun bir hale getirmek istediklerinde kuşku yok. Gelinen aşamada Kürtler’in tavrı ve mücadelesi ile üçüncü yoldaki ısrarları bu projeyi alt üst etti. Bundan ötürü İran bir taraftan Irak devletine baskı yaparak Pençe Operasyonu’nun önünü açıp Erdoğan ve şebekesinin iştahını kabartarak, işgali meşrulaştırıp KBY’nin üzerinde de baskı kurarak Başur’da Kürt özgürlük mücadelesini zayıflatmak için nerdeyse yapmadıkları şey kalmadı. Beri tarafta Rusya S-400’leri ile Türkiye’yi dönülmeyen bir maceraya sürükleyerek sahada tansiyonu yüksek tutmak ve Kürtlere Esad’la anlaşın Suriye Federasyonundan vazgeçin seçeneğini dayatmakta.

Dikkat edilirse, biri Başur’da işbaşında diğer Rojava’da, bu iki yapının sonunun neyle hasıl olacağını hep birlikte göreceğiz. Kısacası Ortadoğu siyasi bir terim olduğu kadar bir o kadar da kozmopolit bir alan, dengelerin ve yeni gelişmelerin ışığın da ilerlediğimiz bu günlerde yarın ne olacağı kesin olmamakla birlikte kesin bir şey söylemekte zor.

Ama şu bir hakikat, tarih direnenleri hep yazmıştır. Kim ne derse desin Kürtler artık Ortadoğu’da önemli bir aktör ve Rojava’da büyük bir güçtür. İki aydır sayın Öcalan’la yapılmayan görüşmenin de bu arifede yapılması önemlidir. Çünkü sayın Öcalan’ın barışa olan inancı ve tarihsel misyonundan iyi biliyoruz. Artık bu bir hakikat, Erdoğan ve onun savaş masası şunu iyi bilmesi gerekiyor, bu topraklarda Kürtlerin olmadığı bir masada çizilen sınırların anlamını çoktan yitirdiğidir. Savaş naraları atarak “bomba olup füze oluruz” diyerek sadece kendini kandırdıklarının farkın da olmaları gerekiyor. Çünkü bu savaş bizim savaşımız değil, bu savaş emperyalistlerin ve onların çıkarına hizmet ettiğinden kimsenin şüphesi olmasın.

Kürtler özgürlük mücadelesi öncülüğünde Demokratik Ortadoğu’nun geleceği için en büyük şanstır. Özgürlük mücadelesinin barışta olan tavrını yanlış yorumlayanlar biran önce yanlış hesaplardan dönüp tecridi sonlandırılıp toplumsal barışın yollarına baş vurulmalıdır. Aksi taktirde Erdoğan ve şebekesinin yarın ne yapacağı belli değil. Ama şu bilinmelidir ki, Rojava’ya olası bir müdahale Türkiye için tarihin en uzun süren savaşı olacak ve asla belleklerden silinmeyecektir. Rojava, Erdoğan ve onun çetelerine Küba ve Vietnam gibi bataklığa dönüşecektir.