
tKürt toplumunun elini soğutacak istisna hal ve davranışlar hariç, elimden geldiğince, Kürt siyasi hareketinin, kamuya açık kolu olan siyasi partinin içine, orada olup bitenlere bakmamaya çalıştım.
Buna gerek de yoktu. Çünkü, nihai sonuca varan yol, henüz uzun, yolculuk da zahmetliydi. Tökezlemeler, doğru adına yanlış ve hatalar, yürüyüşün doğasında, zaten vardı. Bir şey yapan, mayın tarlasında yürüyen, hata ve bilmeyerek yanlış yapma hakkına da sahipti.
Bu durumda, ırkçı rejime karşı vaziyet almış bir parti, toplumun kılcal damarlarında ilerlerken, kendi yanlışlarından doğrular bula bula yürümek zorundaydı. Tıpkı, mayın tarlasındaki gibi...
Ve gerçekten fedakarca bir çalışma yürütülüyordu. Siyasi parti kadroları, katledilen, zindanlara sürüklenen yol arkadaşlarının boşluğunu doldura doldura ilerliyorlardı. Bu yolculukta sıkça kadro, hatta genel başkan değişikliği de oluyordu.
Ama değişiklikler, hiç bir zaman medya malzemesi olmuyor, ağlakların göz yaşına dönüşmüyordu.
Çünkü siyasi parti, bir büyük davanın mirasçısıydı. Çağdaş dünyadaki gibi (İralanda, Korsika, Bask ülkesi, İskoça) bu davada, kişi ve kişilerin çıkar ve ihtirasları yok, başladıran bir halkın geleceği vardı. O geleceğin kazanılması için, ne gerekliyse o yapılıyordu.
O nedenle değişiklikler, genel hallerin bir icabı olarak karşılanıyor, parti başkanı olan Murat Bozlak, Ahmet Türk, Tuncer Bakırhan, Aysel Tuğluk ertesi gün, sıradan bir partiliye ayrılan sandalyeye oturuyor veya mücadelenin başka bir kulvarına geçiyordu.
Kırgınlık, küslük, ağlak sesler yoktu. Daltaban Kemalistlerin dedi-kodu kumkumalığı da işe yaramıyordu.
Onun için, Kürtler her seçimde daha çoğalarak çıkıyorlardı.
Çaresizliğini gören rejim, “barış süreci" adıyla, yeni bir entrika evresi başlattı.
Parti kapatmalar, cinayet ve zindanlarla Kürtlerin terbiye etme planı tutmamıştı, çünkü. AKP rumuzlu ırkçı rejim, şimdi gülen kurt maskeliydi. Kürtlerin çalınmış, gasp edilip üstüne oturulmuş hak ile özgürlüklerini teslim etmeye hazır, barışçı havalardaydı.
Ancak, kalpazan dolandırıca has bir barış süreciydi, bu.
Kürt kalelerini bütün olarak zapt edemezlerse bile, gedikler açmak için, cömertçe paralar harcanıyor, partinin köy ve kasaba kademeleri dahil, her yana JİTEM, PÖH, JÖH, MİT ajanları yerleştiriliyordu. Kiralıklara, Kürtleri zorda bırakan, İstanbul’daki yolcu otobüsünün yakılması gibi eylemler yaptırılıyor, Öcalan’ın avukatlar heyetinden bile MİT personeli çıkıyordu.
Ajanlar ağının istihbaratına dayalı olarak, Kürtleri bir bütün olarak kuşatma altına alınıyor, zindanlar, lebaleb dolduruluyordu.
Bugün artık hukuk yok. Türk kanunları da geçerli değil, Kürtler için. Ceza yağdırmak için, deliller ya da suçun subutuna da gerek yok, artık. Mahkemeler, önlerine çıkarılan insanların yüzüne bakarak, ceza kesiyorlar.
Öte yandan, Doğu Perinçek ve ondan kopanlardan oluşan “Soğuk savaş solcusu" Kemalistler, hayalhaneden atmasyon dedi-kodularla rejimin değirmenine su taşıyorlar. Bir gün, mahpus Selahaddin Demirtaş’la parti yönetimi arasında anlaşmazlık üretiyorsa, ertesi gün CHP başkanı ile buluşan Ahmet Türk’ün kişiliğinde ihtilaf ve ihtiyat yaratıyorlar.
Sararıp solmuş Kemalistin de işi bu. Bununla geçiniyorlar.
Ama, Kürtleri tanımıyorlar. Kürtler dünün Kürtleri değil, artık.
Onlar, daha dün birbirine silah çeken iken, 9 ayrı parti bugün, Kürt ulusalcılığı davasında işbirliği için bir araya geliyor, öncelik olarak Kürt dili davasını ele alıyorlardı. Oysa Mesut Tek, Sertaç Bucak, daha düne Kürt haraketinin ana gövdesiyle, yolları kesişmesin diye dağ, bayır düm düz gidiyorlardı. Sıdkı Zilan ise bambaşka bir kamptaydı.
Demem o ki Kürtler şimdi, çalınmış ve talan edilmiş belediyeleri geri almak için hazırlanıyorlar...