Kürdistan, 1920’lerde dört yandan kuşatılıp, kara perdelerle karartılarak dünyaya kapatılıyor, ışık sızdırmayan karanlıkta insanlar boğazlanıyor, ülke yakılıyordu.

Öte yanda, kırım sırasını bekleyen Kürtlerin bir kısmı davar-doluk, çayır, tarla ile uğraşırken, bir bölümü de Türklerin gelişini takip ve haber vermek için, “tum"lar, tepelerde yolları, vadi çıkışlarını gözetliyordu. Karaltılarını görüp ayak seslerini duyanlar, “canavarı gördüm" haykırışı ile “göhr hat, hırç hat" (kurt geldi, ayı geldi) diye bağırıyor, uyuyanları da uyandırıyor, sonra güneşin gidiş ve dönüşünü bir kere daha görme umudunun izinde dağlara, orman ve “geli"lere koşu başlıyordu.

Katilin zoruna bakın, o bu çağda bile, hala öldüre öldüre bitirmeye çalışıyor, Kürtler ise çok yönlü olarak direniyorlardı. Yeri geldiğinde, 1920’lerde yaptıkları gibi hareketlendiklerini görünce, uyuyanları uyandırma için, dünyanın dört bir yanında duyulan “hawar" sesi ile “inlerinden çıktılar" ya da “sivrisinekler hücumda" haberi uçuruyorlardı.

Kürtler, lanetlerini daimi kılmak için, Yunanlıların dünya durdukça unutulmaması için Atina Agorasını tamir etmemesi, Sırpların katil Paşanın heykelini dikmesinin bir başka benzeri olarak, baş katillerin suratlarını beyinlerine kazıdılar. Sonra tarihlerinin belleğini anlatımlar, “bilur" sesi, dengbêjlerin nağmeleriyle, ardıl kuşakların beynine perçinlediler. Onlar da kendi çocukları ve torununlarının beynine…

Böyle gelindi, yüz yılın derinliklerinden bu günlere.

Ancak, vahşet yöntemleri, 1920’lerdeki yerinde çakılı duruyordu.

Başbakan İsmet İnönü, 1920’lerde “tedip ve tenkil"le görevli ordu birliklerine, köylerin ablukası, ele geçirilmiş insanların katli, ve köylerin nasıl tutuşturulup yakılacağına dair, talimatnameleri gönderiyordu.

Yaklaşık yüz yıl sonra kuşatma ve kırım planları hala tek merkezliydi.

Çünkü, zalimlik ezberi ezeldi. 2016’da, 1920’ler ezberiyle, Kürt şehirleri kuşatılıp giriş ve çıkışları yasaklıyor, dünya ile bağ, bağlantılar koparılarak ortalık karartılıyor, sonra tanklar, toplar, füzeler ateşleniyor, havadan da ateş yağdırılıyordu.

Fakat, anlayamadıkları bir şey vardı: Dünya eski yerinde değildi. Teknoloji haberin gerçeğini kanadına takıyor, görüntüler yaya yaya okyanusları aşırıyor, yer yüzünde gerçeği görmeyen, duymayan kalmıyordu.

Onun için, Kürtlerle savaşın baş komutanı Erdoğan, Kürtlere yapılanlara dünyayı kör, sağır, hatta beyinsiz yerine koyup kendi pir û pak gösterebiliyordu. Erdoğan dünyaya sesleniyordu:

“Bir çocuk düşünün, her gün namlusu kendisine çevrilmiş silahların gölgesinde okula gidiyor. Bir genç düşünün: Geleceğe dair hayalleri, dikenli tellerin vahşiliğinde kayboluyor. Bir kadın düşünün, yıllarca gözü gibi baktığı evi bir anda buldozerlerle üzerine yıkılıyor. Bir baba düşünün: çocukları, sudan sebeplerle hapse atılıyor. Bir millet düşünün: öz yurtlarında horlanıyor."

Hayır, Erdoğan’ın Kudüs platformunda anlattığı bu coğrafya, kuşatılmış yaralı Kürdistan değildi. Kürdistan acıları, onun için, “yok" derekesindeydi. Çünkü, Türk ırkı yayılmacılığı, IŞİD İslamı ilkelerine göre onlar, öz yurtlarında ana dilleri, kültürleri, kimlik ve kişilikleriyle kendileri olarak yaşamayı isteyen “teröristler"di.

Ölümü, cefayı hak ediyorlardı. Oysa, Erdoğan’ın hümanist, insan görünme adına uğrunda ağladığı Filistin dili, kimliği, statüsü olan, halkı özgür bir devletti.

Kürtler gibi esir, celladın elinde rehine değildi, Filistiniler.

 Erdoğan devam ediyordu:

“Filistinli çocukların, gençlerin, kadınların, babaların her gün yaşadıkları hayat budur. Filistin’de her gün, kendini tekrar eden baskı ve zulüm düzeni vardır. Bu adaletsizlik, tüm dünyanın gözü önünde, yarım asırdır katmerlenerek devam ediyor."

Erdoğan, böyle diyor, ama onun tek adam olduğu coğrafyada Kürt kendi öz hayatının efendisi bile değildi. Kürdistan’da hayatlar, katillerin bahis eğlenceliği, Kürdün canı, malı, mülkü hırsıza, gaspçı, talancıya vadedilmiş ganimet…

 Cizîra Botan, Şırnak, Nusaybin, Diyarbakır’ın kalbi Sur başta olmak üzere, 10 Kürt şehri yerinde yoktu. Yüzbinler evsiz, işsiz, ekmeksizdi. Aylar süren kuşatmadan yıkımla şehirlerin molozları taşınmış, nehir yataklarına dökülmüştü. Molozlarla birlikte insan ölüleri…

Kuşatılmış şehirlerde bebekler, ihtiyarlar, evlerin içinde dolaşan siluetler katil nişancıların keyif yarışlarında nişangahtı. Yüzlerce ölü toplandı, harabeler arasından. 144 kişi diri diri yakıldı. Yüzlerce kayıp…

İsrail, Filistinlilerin kişiliğinde, benzer insanlık suçu mu işledi? Filistini Filistiniller yönetiyor mu?..

Oysa, Kürdistan’da belediye yönetimleri gasp edildi. Parlamento üyeleriyle, bütün seçilmişler zindanlarda…

Ye yüzündeki bütün Kürtler düşman. El altındakiler esir de değil, rehine. Rojava tehdit altında.

Ve sen, Kürtler senin suratını da unutmayacaklar!..