Tahir Elçi cinayetinden sonra Selahattin Demirtaş'ın, Tahir Elçi'yi "devletsizlik" öldürdü şeklindeki sözleri, esasen tarihsel bir gerçeğe sitemdi, hayıflanmaydı...

Peki, kötü bir şey miydi devletsizlik? İlk bakışta evet. Kürtler devletsizliğin bedelini tarihleri boyunca nice katliamlara, faili meçhullere, suikastlara maruz kalarak ödediler. Sadece 90 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca 150 bini aşkın "kayıp" verdiler.

Hayıflanmamak mümkün müydü?..

Peki ya devleti olanlar, o koca koca "uluslar" ne yaptı? İngilizler, Fransızlar, Almanlar, Araplar, Farslar, Türkler, Japonlar ve daha niceleri. Başları göğe mi erdi? Hem kendileri hem başkaları için mutlu, müreffeh ve yaşanılır bir dünya mı kurdular?

Kapitalist modernitenin yarattığı "ulus-devlet" paradigmasına "harç" olan nice halklar birer devlete sahip oldular da ne oldu?

Geçen yüzyılda, bu devletlerin 30 yıl içinde "çıkarttıkları" iki dünya savaşında, 100 milyona yakın insan öldü. Dile kolay, yazıyla "yüz milyon" insan. Sadece 30 yılda.

Kapitalist modernitenin "has ve gürbüz çocuğu" ulus-devletlerin bu kabarık sicili karşısında, insanın iyi ki de devletsiz kalmışız diyesi geliyor. Kürtlerin, bir tarafının hep temiz, naif ve muhalif kalmasının sebebi de bu "devletsizlik" hali olsa gerek.

Kürtler, tarihleri boyunca "devlet" denen olguyla hep bir sıkıntı ve paradoks yaşadılar. Tüm bu süreçlerde, "devletsiz" olmalarına rağmen, devlet denen olguya dair muazzam bir deneyim biriktirdiler. Kendilerine ait olmayan, "ötekileştiren" bir devlet hep var oldu ve her seferinde bu "öteki" devletle cebelleşildi. Kendi dağlarında ve ülkelerinde müdanasız ve umursamaz yaşadıkça, üzerlerine gelindi, zapt-u rapt altına alınmak istendi. Ta, bugüne kadar.

Lakin, bugünün dünden farkı, zamanın daha hızlı akması, öyle veya böyle, tarihin tekerleklerinin Kürtler lehine dönmesidir. Kürtlerin, geç uluslaşma serüveninin "nev-i şahsına münhasır" bir şekilde yükselişe geçmesi, Rojava ve Başûr'da, "devletleşmeyi" kaçınılmaz kıldı. Neden mi kaçınılmaz? Çünkü tarih artık böyle istiyor, süreç, tarihin istediği gibi akacak ve oralarda "devletleşme" kaçınılmaz olacaktır.

Biraz "deterministçe" olacak ama tarihin bazen insanları aşan bir akışı vardır. O yüzden tarih, Kürtlere olan borcunu ödüyor. Ayak diremenin anlamı yok.

Gelelim Türkiye'ye...

Dört parçada "Pan-Kürdist" siyasetin taşıyıcısı ve temsilcisi olan Öcalan ve KCK, Türkiye'den ayrılmayacaklarını, birçok defa, tartışmaya mahal bırakmayacak bir kesinlikte ifade etti.

Lakin, bir durum sorgulaması yapmak kaçınılmazdı. Çünkü Kürtler açısından devlet, her daim, iktidar denen "vakıanın" en yoğunlaşmış, şedit ve hikmetinden sual olunmaz halini temsil etti. Tam da bu yüzden, Türkiye'den ayrılmak istemeyen Kürtler, devletle yeni bir ilişki biçimi öneriyorlar. Kutsiyet atfedilmeyen, tekçi ve monolitik olmayan bir devlet modeli. Yani; bireyi, halkları, inançları ve kimlikleri baskılamayan, özgürlükleri, farklılıkları ve yereli önceleyen, "araçsallaşmış" bir devlet modeli. Kürtler bu modelde ısrar ediyorlar.

Devlet ise yine o bildiğimiz "devlet" ve yine aynı kafa. Yakarım, yıkarım, yok ederim… Peki, nereye kadar?

Halihazırda, devletin, kendine dair tanımı ve Kürtlerle kurduğu ilişki biçimi ile Kürtlerin gerek devlete ve gerekse devletle kurulacak ilişkinin biçimine dair tanımları çok farklı.

Kürtlerin önerdiği devlet modeli, "Fransız Devrimi'nin" bir zehir misali dünya sathına akıttığı, "milli marş'', "milli ordu" ve "milli bayrak" gibi tekçi ve ulusçu "fenomenleri" aşan, "zamanın ruhunu" kavrayan ve hatta daha ötesini, "geleceğin ruhunu" yakalayan bir model..

Bu modelde ısrar edilmeli. Sadece Kürtlerin değil, Türkiye'nin ve Ortadoğu’nun "kurtuluşu" ancak bu modelle mümkün.

Birlikte yaşamak, "geleceğin ruhunu" yakalamak ve yeni bir "ethos" yaratmak adına...

İşimiz zor mu? Kolay değil.

Bir tarafta, bin yıllık "devletsizliğin" verdiği, müdana etmeden ve hesap vermeden yaşama arzusu, öte tarafta ise bin yıldır "devlet" olmanın yorgunluğu ve paranoyaları.