Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana, alenen efelenip insan döven tek başbakandır Tayyip Erdoğan. Varsa da ben bilmiyorum. Hele kabadayı dili kullanan hiç olmamıştı. En alt kültürdeki insanların bile kullanamayacağı bir kelime sarf etmişti Soma’da, “İsrail dölü…” Gerçek yüzünü bilinçaltı dışa vurmuştu. O işçiyi dövmekle de hoyratlığını ve acilen bir psikologa ihtiyacının olduğunu göstermişti.

Öylesine seviyesiz ve öylesine iğrenç duruyorlardı ki bu kelimeler. Amiyane bir deyimle insanın midesi bulanıyordu. Çünkü İsrailli olmak, Türk olmak kadar normal bir şeydir. Bunun aksisini hiçbir insan, bilimsel olarak tespit edemez. Hem Yahudilerin bilime, sanata ve teknolojiye yaptıkları katkılar, diğer Ortadoğu halklarıyla kıyaslanamaz bile.
Mario Levi, Türkiye vatandaşı olan Yahudi kökenli bir yazar. Öylesine üzülmüştü ki, “İsrail dölü…” kelimesine, Facebook sayfasında çok seviyeli bir sitemden bulunmuştu. Onuru zedelenmişti bu kelimeler karşısında. Üzülmüştü. Kürt ve Alevi bir ailenin çocuğu olarak, onu çok iyi anlıyordum. Ekranlarda da defalarca bu tür hakaretlere tanık olmuştum.
“Ulan Kürt…” “Ulan Kızılbaş…” “Ermeni dölü…” demek de bu ülkede bir hakaret biçimiydi. Mensubu olduğum halk ve inanç topluluğu da onlar gibi diri diri yakılmışlardı. Bir farkla, onlar ezik değildi. “Çizmelerimi çıkarayım mı?” Diyecek kadar da sindirilmemişlerdi. Yahudiler kaderci değil, direnişçiydiler.
Yahudiler dostunu da düşmanını da iyi tanırdı. Hiçbir Yahudi’nin evinde Hitler’in posteri yoktur. Bunu tahayyül bile edemeyiz.
Peki, Kürtler için durum böyle mi?
Kürtlerin bir kısmı Atatürk’ün posterlerini evlerine asarlar. Şüphesiz, Atatürk’ün posteriyle evini süsleyen Kürtler çok azdır. Yine de yüreğe serpiştirilmiş kırık bir cam gibidir onlar. Ve bu tür durumlar görüldükçe de insanın içini kanatmaktadırlar.
Yahudiler, her zaman örgütlü bir toplum olmuşlardır. Yaşamak için bir olmaları gerekiyordu. Var olan gerçeklikler bunu dayatmıştı kendilerine. Onlar da dış tehlikelerden korunmak için bir olmuşlardı. Ve binlerce yıl sonra İsrail’e dönüp devletlerini kurmuşlardı.
Hem küçücük bal arıları bile korunma refleksine sahiptirler. Dıştan gelebilecek her türlü saldırıya hazırlıklıdırlar. Kovanlarına girmek isteyen bir eşek arısına karşı, beş yüz civarında bir arı topluluğu karşılar. Hep birden eşek arısının üstüne çullanır ve oluşturdukları ısıyla da eşek arısını öldürürler.
Biz Kürtler ise her türlü saldırıya açığız. Bizi koruyabilecek ve savunabilecek tek bir ülke bile yok. Dörde bölünmüşüz. Kendi ülkemizi dörde bölen sınırları ihlal ederken de çocuklarımızın gözü önünde bile öldürülürüz. Kimi zaman da savaş uçaklarıyla tuzla buz ediliriz. Kemiklerimiz bile bulunmaz. Son yıllarda, bu vahşice çizilmiş sınırların Kürtler için ne anlama geldiği sinemacılarımız ve edebiyatçılarımızca dile getirilmiştir.
Çokça ifade edilen bir söylem var; dünyayı Yahudiler yönetiyor biçiminde. Belki dünyanın tamamını Yahudiler yönetmiyorlardır. Dünya siyaset, bilim ve kültüründe çok etkili oldukları ise bilinen bir gerçekliktir. Dünya üzerindeki nüfuslarıysa yirmi milyon bile değildir. Demek ki bilinçli bir örgütlülük birçok şeyi değiştirebiliyor.
Kürtler ulusal mücadelesini verirken, bilmeleri gereken birçok şey var. Ekonomide, diplomaside, bilimde ve kültürel alanda güçlenmedikçe nitelikli bir yapıya kavuşamazlar. Örgütlükleri yarım yamalak olur ve sonuç almaktan zorlanırlar.
“İsrail dölü…” demişti başbakan. Ve kendi vatandaşlarını üzmüştü. Ben de onların üzüntüsünü anlıyor ve hiç olmazsa sığınabilecek bir ülkelerinin olduğunu söylüyorum. Peki, bu hakaretleri sürekli duyan, sürekli öldürülen, işkencelerden geçen Kürtler nereye sığınsınlar… Güney Kürdistan’a mı?
Onlar hendek kazımakla meşgul…