Türkiye’de basın ve aydınların önemli bir bölümü Türk sömürgeciliğinin karakterini doğru kavramak yerine hep beğenecekleri, kabul edecekleri Kürt arayışına girdiler. Uzun ama çok uzun yıllar Kürtlerin inkar ve asimilasyonu konusunda derin bir sessizliği yaşadılar. Ne zamanki Kürtler uzun yıllar direndi, büyük bedeller ödedi ve Kürtleri görmemezlikten gelemedikleri noktada da Kürt liderlerine ve örgütlerine burun kıvırmaya başladılar.
Sık sık neden Kürtlerden bir Mandela çıkmıyor? Neden Sinn Fein düzeyinde bir parti ortaya çıkmıyor? deniyor.
Bu değerlendirmeler öncelikle Kürt hareketlerini ve liderlerini meşru görmemekten kaynaklanıyor. Eğer halklara ve iradelerine saygı olsaydı, kiminle mücadele ediyor ve savaşıyorlarsa diyalog ve çözümü de onlarda ararlardı. Ama mevcut sistemin ölçülerinin kabul edeceği liderleri ve örgütleri Kürtler içinde aramaya başladılar. Anlaşılan Başbakan Erdoğan’ın “benim Kürt kökenli kardeşlerim”i dediklerini arıyorlardı. Doğrusu bunlardan bolca da bulunuyor. Kürt halk önderi sayın Öcalan, PKK ve legal Kürt partileri bu kurulu nizama gelmeyince de onlar için kötü, barışa ve çözüme uygun değillerdi.
İşte AKP’de onlarca Kürt kökenli milletvekili var. Bu milletvekillerinin Kürtler adına bir talepte bulunduklarını, Kürtler üzerinde yürütülen asimilasyona ve yürütülen savaşa itiraz ettiklerine dair bir bildirge yayınladıklarını görmedik. İşte en son bu hafta savaş tezkeresi meclisten geçti. AKP içindeki bütün Kürt kökenli milletvekilleri Türk devletinin bir yıl daha Güney Kürdistan’ı bombalama ve sınırötesi operasyon yapmalarına “evet” oyu verdiler. Bunlarda birazcık onur, Kürtlük duygusu ve demokratik zihniyet olsaydı, Güney Kürdistan’ın işgaline ve askeri saldırılara el kaldırmazlardı. Türkiye’nin içindeki Kürdistan’ın işgal ve bombardımanıyla yetinmeyen “Kürt kökenli kardeşler” Güney Kürdistan’ın işgal ve baskı altına alınmasına da kuzu kuzu boyun eğdiler. Ve bu Kürt kökenliler Türk basınında hiç yadırganmadılar, eleştirilmediler, ayıplanmadılar. Kürtlerin Kürtlere düşmanlığını, kardeş kanı dökmelerini, varlıklarının Türk varlığına armağan edilmesini çok olağan gördüler. Buna itiraz eden bu düzeni kabul etmeyen Kürtleri de hep köşeye sıkıştırmaya, düzenin kabul edilebilir ölçülerine çekmeye çalıştılar.
Herkesin çok rahatlıkla kabul edebileceği gibi sayın Öcalan Mandela’dan çok daha fazla barışın gelişmesi için inisiyatif almış ve çaba sarf etmiştir. Mandela ev hapsine alınmadan, arkadaşlarıyla sağlıklı bir diyalog ortamını sağlamadan ırkçı hükümetle görüşmelere oturmamıştır. Sayın Öcalan ise on yıldan fazladır bir adada büyük izolasyon ortamında, bir televizyonu seyretmesine bile izin verilmemektedir. Bırakalım ev hapsine alınmayı, arkadaşlarıyla sağlıklı bir diyalog kurmayı, sağlığı ve güvenliği büyük bir tehdit altındadır. Buna rağmen yıllardır sayın Öcalan hem Kürt hareketini ve halkını hem de Türkiye’yi barışa hazırlamak için herkesten çok fazla, olağanüstü bir çabanın sahibidir. Diyalog kanallarını açmak ve çatışma ortamına son vermek için inanılmaz bir iarede ve çaba sahibi olmuştur. İçinde bulunduğu koşullarının ve girişimlerinin Mandela’nın duruşunu katbekat aştığı halde Türk basını, sözüm ona aydınları onu takdir edip destekleyeceğine, hala terör ve terörizm teranelerini tekrar etmeye devam etmiştir.
Legal Kürler partilerinin başına getirilenler ise, en değme kapalı faşist rejimlerde bile görülmemiştir. DEP’ten günümüze kadar kaç Kürt partisi kapatılmıştır. Bunu basına ve aydınlarına sorsan düzgün sıralayamazlar. Kürt legal alanı ırkçı, tek ulus Türk milliyetçiliği esasına göre yapılanmış yargı ve hukuk sisteminin kıskacındadır. Bu ırkçı ve Kürtleri yok sayan yargı ve hukuk sistemi hedef alınacağına hep Kürt legal partileri suçlanmıştır. Sık sık kapatılarak kadroları biçilmiş, kurumlaşmasına ve birikim yaratmasına imkan bırakılmamıştır.
İngiltere, kaç İrlanda legal partisini kapatmıştır. Kaç bin legal seçilen ve legal faaliyet yürüten kadroyu tutuklamıştır. Sinn Fein’in, İrlanda kurtuluş ordusuyla ilişkilerinin olduğunu herkes biliyordu. Ama İngiliz yönetimleri ve demokrasisi legal alanı biçmek ve daraltmak yerine, güçlendirmeye ve genişletmeye çalıştılar. Sonuçta da diyalog ve görüşmelerle anlaşmaya varıp İrlanda sorununu çözdüler. Türkiye’de ise 2009 yerel seçimlerinden sonra günümüze kadar dört bine yakın belediye başkanı, il ve belediye meclis üyeleri, partinin birçok genel merkez, il ve ilçe yöneticileri tutuklanmıştır. Günümüzde de ancak sıkıyönetim ve askeri cuntalar dönemine özgü yaygın ev baskınları ve tutuklamalar sürdürülmektedir.
Bugün Türkiye’nin en büyük ve en zengin partisi AKP’dir. Aynı operasyon ve tutuklamalar AKP’ye yönetilseydi, ortada acaba parti diye bir şey kalır mıydı? Kürtlerde Mandela ve Sinn Fein bulamayan basına sormak gerekiyor. Siz bu kafa ve uygulamalarla Kürt sorununu nasıl barışçıl demokratik yöntemlerle çözeceksiniz? Kürtler adına konuşan, temsil yeteneği olan kadrolarını biçerken, aşağılayıp tutuklarken, binlerce nüfusu mağdur ederken nasıl barış ve demokrasiyi geliştireceksiniz. Boyun eğdirme, aşağılama ve tasfiye üzerine barış ve demokrasi inşa edilmez.
Bugün Kenan Evren Diyarbakır işkencehanelerini ve Kürtlere yapılan zulmü savunamıyor. Tansu Çiller, 1990’ların yöneticileri işledikleri cinayetler ve yıkımlar karşısında halkın karşısına çıkıp iyi yaptık diyemiyorlar. Utanç dolu bir geçmiş, bu yıllar utanç yılları. Bugün AKP’nin eliyle yapılanlar da yarın utançla anılacaklardır. Kimse artık Kürtleri korkutarak tutuklayarak, bombalayıp aşağılayarak teslim alamaz. Irkçı Türk egemenliğine biat ettiremez. Gerçekten demokrasi, barış ve kardeşlik isteniyorsa var olan gerçeklik üzerinde acıları ve mağduriyetleri çoğaltmadan, birbirinin varlığını kabul ederek, oyun ve entrikalardan el çekerek müzakereye başlamak gerekir.