‘Karanlıkta Dans’ filmini izlediniz mi bilmiyorum; Amerikan adaletsizliğini sinemaya taşıyan baş yapıtlardandır. Çek asıllı Selma Jezkova kalıtsal bir hastalık yüzünden kör olmak üzeredir. Bu hastalığın oğlunu da etkileyeceğini bilen Selma, çelik fabrikasında canla başla çalışarak biriktirdiği parayla oğlunu ameliyat ettirmek istemektedir. Gerçekleri iyi görür ancak insanları göremeyecek kadar gözlerini yitirmek üzeredir. Acılı dünyasında müzikalleri gözü kapalı dinlerken kendini müzikallerden oluşan bir dünyanın içinde hayal eder. Komşusu ve ev sahibi olan polis memuru Bill, bir gün Selma’nın gözlerinin iyi görmemesini fırsat bilerek Selma’nın binbir emekle biriktirdiği parasını çalınca Selma’nın evinde Sema ile yaşadığı arbede ölür. Selma idama çarpıtırılır ve idama götürülünceye kadar hücrede kafasındaki müzikallerle karanlıkta dans eder. Bu dans hazindir; adaletsizliğin trajedyasının müzikalidir beyninde durmadan çalınan. Selma için adaletsiz bir dünya karanlıktır, bir de gözleri görmediği için dünya iki kez karanlıktır. Pınar Selek’in davasını anımsadığımda nedense aklıma filmin kahramanı, adaletsizliğin kurbanı Selma Jezkova geldi.
Pınar Selek’in yaşadığı trajediyi duymayan kalmamıştır. Bir devlet bir kadına bu denli düşman olmasının nedeni şüpesiz, Kürt halkının davasına sempatiyle bakan birtakım vicdan sahibi Türklerin Pınar Selek’in şahsında en ağır iftiralarla cezalandırılması, terörize edilmesi ve sindirilmeye çalışılmasıdır da bir bakıma.
Sosyolog Pınar Selek suçlu değil, bilakis O’nu üç defa beraat ettiren mahkeme, heyet değişince beraat kararını geri aldı. Böyle adalet mi olur? Olurmuş işte Türkiye gibi hukuk devleti olmayan bir ülkede. Pınar Selek, Kürt sorunuyla tanışmadan önce sokak çocuklarına, kadınlara, ezilenlere yüreğini 
açmış, onlar için çeşitli yardımlaşma kampanyaları yapmış. O bir hümanist, bir akademisyen bir yazardır. Ve Kürtlerin davasına, mücadelesine “haklı” dediği için Türkiye tarihinin en alçakça komplolarından birine maruz kaldı. Davası 13 yıldır hala en trajikomik biçimiyle sürüyor. Hrant’a ancak ölümünden sonra sahip çıktık, Pınar’a şimdi sahip çıkmalıyız, çünkü bu düpedüz bu linç davasıdır ve yeniden başlıyor. Davayı başından beri takip den Baskın Oran gibi birçok şahsiyetin dışında çok sayıda sivil toplum örgütü bu komplonun apsürtlüğünün tanıklığını yaptılar, yazdılar, yargıya, kamuoyuna anlatmaya çalıştılar ancak nafile. Çünkü yargı politiktir ve politik kararlar verir. Onlarca belediye başkanlarını ve çok sayıda milletvekilini, çok sayıda hukukçu ve gazetecileri içerde tutan bu yargıdan elbette adalet beklenmez, ancak bu adaletsizliğe karşı duyarlılığımızı demokratik etkinliklerle göstermekten başka da seçeneğimiz yok.
 9 Temmuz 1998’de Mısır Çarşısı’nda bir patlama oluyor, malum. Abdülmecit Öztürk adlı birini yakalıyorlar. “P.Selek’le birlikte hazırladık bombayı” diyor polis sorgusunda. Fakat duruşmaya çıkınca açıklıyor: “Bu ifadeyi işkence altında aldılar.” Zaten, gelen bütün bilirkişi ve hatta emniyet raporları aynı noktada toplanmakta: “Bu bir doğalgaz patlamasıdır. Bomba olsaydı en azından 50 cm’lik çukur açılırdı.” Bu sırada, 19 Nisan 2001’de, davanın tarafı olmayan emniyetten mahkemeye bir yazı geliyor. Bunun ekinde “Bombadır” diyen imzasız ve tarihsiz bir rapor var. Fakat son gelen ODTÜ raporu, patlama merkezinin ‘lahmacun fırını’ olduğunu bile tespit etmiş vaziyette. Davaya bakan İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi 8 Haziran 2006’da Pınar Selek’i oybirliğiyle beraat ettiriyor.
Savcı bu kararı temyiz edince, Yargıtay 9. Ceza Dairesi usulden bozuyor. Dosya 12. Ağır Ceza’ya dönüyor, mahkeme 2. defa oybirliğiyle beraat veriyor. Savcı yine temyiz ediyor. Yargıtay 9. Ceza bu sefer esastan bozuyor. Bu bozmaya karşı Yargıtay Başsavcısı ‘olağanüstü itiraz’ yolunu kullanıp dosyayı Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na (YCGK) gönderiyor. YCGK, bu itirazı oyçokluğuyla reddediyor. Bu durumda Yargıtay 9. Ceza kararı 12. Ağır Ceza’ya geri geliyor. 12. Ağır Ceza bu karara da direnerek 3. defa oybirliğiyle beraat kararı alıyor (9 Şubat 2011).
Pınar Selek’in sesini duydunuz mu? “Yurt dışına çıkma nedenim, biraz uzak kalmaktı. Şimdi durum değişti. Sanki zorunlu hale geldi. Bunu da kimsenin kabul etmemesi gerek. Ne olur ülkeme dönmem için herkes bir şey yapsın. Bir çağrıda bulunmak istiyorum: 13 Aralık’ta, kararın açıklanacağı bu saçmalığa herkes gitmeli. Uzakta olan da gelmeli, işi olan işten izin almalı” diyor.

dere@bluewin.ch