
“Tarih bizden yana olacaktır dostlarım. Roma’yı Roma’nın kendi zulmü yok edecektir. Biz onlardan yalnızca özgürlüğümüzü istiyoruz, onlar bizden canımızı istiyor. Bu durumda kaybedecek olan onlar olacaktır, biz değil. Vezüv evimiz, Sibalis Irmağı suyumuz olsun! Hep birlikte güneşi yakalamaya koşalım. Tarih, bizim onurlu başkaldırışımızı onurla ve kıvançla yazacak!...”
Spartacus’un köle ve yoksullardan oluşan isyancılara hitaben yaptığı bu konuşmadan çok kısa süre sonra (İsyan, daha sonra yenilgiye uğramış olsa bile Roma Cumhuriyeti’ni derinden sarsarak tarihe geçmiştir.) kendisini yeryüzünde tek yenilmez güç sanan Roma Cumhuriyeti kölelerin isyanı karşısında yenilgilerin en utanç vericisini tattı.
Hiç şüphe yok ki AKP’yi de AKP’nin kendi zulmü ve istibdattı yok edecek. Bu beylik bir laftan öte tarihsel tecrübeler ışığında ortaya çıkan bir hakikat…
Egemen blok içerisindeki tarafların karanlık ve dehşet verici bir kavgasının sonucu vuku bulan 15 Temmuz Darbe girişiminin ardından Türkiye uçurumun kıyısına emin adımlar ile ilerliyor. Akamete uğrayan darbe girişiminin gerçekleşmesi durumunda yaşanması kuvvetle ihtimal olan zulmün ve baskının en alasını bu girişimden sonra yaşıyoruz. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından AKP ve Saray’ın karşı darbesi ile daha sistemli hale getirilen skolastik iktidar başta Kürtler olmak üzere muhalif kesimlere dönük siyasi bir kıyım gerçekleştirmeye devam ediyor.
Amed Büyükşehir Belediye Eşbaşkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile KJA Dönem Sözcüsü Ayla Akad’ın rehin alınarak cezaevine gönderilmesi, Azadîya Welat Gazetesi, DİHA ve JİNHA, Evrensel Kültür ile Tiroj dergisinin de aralarında olduğu 15 muhalif basın kuruluşunun kapatılması, içlerinde akademisyen ve kamu emekçilerinin de bulunduğu binlerce kişinin mesleklerinden ihraç edilmesi, Cumhuriyet Gazetesi’nin yazar kadrosuna dönük gözaltılar topluma nizam verme ve devlet iktidarını zor ile inşa etmenin operasyonun devamıdır. Geçmişteki bütün faşist yönetimler iktidarlarını garantiye almak için toplumun ağzına fermuar ve gözlerine mil çekmeyi kendisine huy edinmiştir.
Hitler’in 1933’te muhalifleri tasfiye etme tezgahının adı olan, Berlin’deki Alman parlamentosunun yakılmasıyla tarihe “Reichstag yangını” diye geçen komplo ile solculara, Yahudilere, sosyal demokratlara ve bütün muhaliflere karşı cadı avı başlatan Hitler gibi Erdoğan’da darbe girişimini bir fırsata dönüştürerek Kürtler ve muhalif kesimlere karşı bir kıyım operasyonu yürütüyor. Bu kıyımın tek amacı AKP iktidarının önünde engel olan toplumun muhalif damarını kesmeye dönüktür.
Türkiye’de Devlet-i Aliyye’nin zora düştüğü, kriz ve kaos anlarında özellikle devreye giren İttihat ve Terraki zihniyeti her dönem kendisine uygun bir siyasal yapı bulmuştur. Bu kimi zaman ulusalcılık, kemalizm kimi zaman da İslamcılık adı altında örgütlenmiştir. Bugünün İttihat ve Terraki zihniyeti AKP’de vücut bulmuştur. AKP’nin bugün yaşamın her alanında uyguladığı baskı ve zor, üstlendiği bu tarihsel misyonun bir parçasıdır. İttihat ve Terraki zihniyeti özellikle devletin otoriter yapısını demokratik bir karektere dönüştürmeye çalışan muhalif kişi ve yapılara karşı her zaman acımasız ve gaddar olmuştur.
AKP faşizminin kanlı prömiyerini övünerek gerçekleştirdiği Cizre’de insanlar bodrumlarda diri diri yakılırken, bedenleri küle dönmeden önce Mehmet Tunç’un, Derya Koç’un ve Mehmet Yavuzel’in çığlığına ses verilmiş ve direnişlerine tekabül eden bir toplumsal kalkışma olsaydı, Şırnak, Gever, İdil, Sur ve Nusaybin’de taş üstünde taş bırakılmadığı süreçte siyasetçisinden toplumun diğer bütün öncü kadrolarının samimi gayreti sonuç alıcı bir siyaset ile yürütülmüş olsaydı kayyım yolu ile bir halkın iradesi de bu kadar kolay gasp edilmeyecekti.
Dolayısıyla Türkiye’de tekçi ulus anlayışının dışında kendi kimliği ile var olmak isteyen halkların ve muhaliflerin düşmanı olan bir iktidar her türlü çılgınlığı ve kötülüğü yapabilir. Adı üstünde düşman. Ancak bu düşmanı durduracak olan ve alt edecek olan istibdat altında ezilen kitlelerin, emekçilerin ve inanç gruplarının ortak mücadelesidir.
Evet, savaşın en asgari ahlakından bile yoksun bir iktidar ile karşı karşıyayız.
Moralimizi bozmadan, ciddi bir muhasebe ile “kesintisiz direniş” süreci diye adlandırılan bu yeni mücadele dönemine uygun yol ve yöntemlere başvurmalıyız.
Artık hiçbir karşılığı olmayan ve miadını dolduran basın açıklamaları ve imza kampanyaları yerine sistemi tıkatacak olan yeni toplumsal eylemliliklere başvurulmalı ve otoriter yasaların sınırlarını delen, hiçe sayan sosyal medya gazeteciliği yaygınlaştırılmalıdır. Gerekirse 1990’lardaki gibi evler ve sokaklar bildiriler ile dolup taşmalı…
Devletin ve onun siyasi temsilcileri olan iktidarın ve Parlamentodaki CHP ve MHP’nin misyonları/ görevleri ve hedefleri var. Bu hedefler yeni değil, 100 yıllıktır. Bu hedefler doğrultusunda tedbirler, hazırlıklar yapıyorlar ve hamle yapıyorlar. Diğer taraftan HDP ve benzer nitelikte, dışlanmak istenen, baskılanan halkçı muhalefet var. Şimdi asıl bu muhalefet cephesinin somut hedefleri olmalı, tedbirleri olmalı, hazırlıkları olmalı ve hamleleri olmalı. Tabi bu süreçlerin tamamında halkın doğrudan katılımı sağlanmalı. Halka nutuk atan, kendini alkışlattırmak isteyen, sıra direnişe geldiğinde halkın önünden değil, arkasından giden, TV programlarında makro siyasi söylemlerle ahkâm kesen siyasetçi profili toplumda boş beklentiler yaratmaktan başka bir şey ifade etmemektedir. Ev ev dolaşacağız sözü havada kalmamalıdır. Gerçekten de her siyasetçi ve toplumsal alan çalışanı her akşam başka bir evde halkın evinde yemek yemeli, çay içmeli, toplumu motive etmelidir… Uzun yıllara dayanan mücadele geleneği ve kültürüne sahip HDK, DTK, HDP ve DBP toplumdaki öfkeyi örgütleyerek zulüm çarkını parçalayabilecek bir güce haiz…
Mezopotamya evimiz, Fırat ve Dicle Irmağı suyumuz olsun! Hep birlikte güneşi yakalamaya koşalım…