Aslında yazının böylesi bir başlığı bazılarına olumlu ya da olumsuz ilginç gelebilir. Bu yazıdaki kastımla, gittikçe habisleşen ve sadece taleplere indirgenerek basitleştirilen temel bir problemin doğru çözümüne katkı amacıyla yeni bir bakış açısını akıl ve vicdanlarımızla tartışmaya açmak gerekiyor. Bu bağlamda da teorik ve tarihsel kısa bir aktarıma ihtiyaç duymak kaçınılmaz olmaktadır...
Türk modernizminin, aydınlanma ve demokrasi sürecinin birinci ayağı, Jöntürkler ile başlayıp İttihat Terakki’nin Batıcı ordu misyonu ile sürmüştür. Bu misyonu devam ettiren cumhuriyet kurucuları, devam ettirdiği ve üstlendiği tarihsel rol ile Anadolu’da geleneksel toplumu ve muhafazakar özgürlükleri savunan kesimi bastırarak Batıcı istikamette gelişen ve sürdürülen tek taraflı bir modernleşme serüveni izlemiştir.
Burada Kemalist modernistler 2. Meşrutiyetin yarım bıraktığı misyonu tamamlayarak cumhuriyeti kurarken, gelenekseli temsil eden medreseyi devre dışı bırakmışlardır. Ancak  medresenin temsil ettiği değerlerin cumhuriyet organizasyonu içinde yer almayıp devre dışı bırakılması ile sorunlar ortadan kaldırılamamış, aksine sürmüştür.
Bir redd-i miras ve bellek yitimi ile oluşturulan yeni  cumhuriyetin resmî kültür politikalarında ki egemen anlayış, Batılılaşma ekseninde bir modernleşme ve kalkınma projesi olup, ve ulusal/laik (Türk modern ulus devleti) kimliği ulus devlet amacına yönelik olarak topluma benimsetmek yolunda belirgin bir politikadır.
 Cumhuriyetin ilk döneminde iktidar, meşrûiyet krizine yanıt verebilmek için üretmiş olduğu ideolojiyi kültürel düzeyde de  biçimlendirmeye çalışmıştır. Batılılaşma ekseninde bir modernizmi jakoben bir tarzda yaymayı öngören bu modernlik formülasyonu ile beraber yeni bir dil, kültür ve tarih de yaratmaya çalışan bu abartılı kültürel ideolojinin, geleneği yeniden biçimlendirmeye çalışan geçmiş tanımı, Anadolu halklarını ve geçmiş uygarlıklarını da kapsayacak bir biçimde Türklük geçmişine dayandırmaya çalıştığını söyleyebiliriz.
 
Tepeden inmeci ve tek tipçi dayatmacılık

Geçmişten devralınan mirasın reddedilerek farklı bir gelenek yaratma çabasının belirginleştiği cumhuriyetin kuruluş aşamasında ulusal/laik kimliği esas alan homojen bir yapı (Türk ulus Devleti) oluşturulmaya çalışılırken, direnen faklılıkların  üzerine de ödünsüz bir biçimde gidilerek ortak bir Türk kimliği ve yurttaşlık ekseninde bir siyasal kültür oluşturulmaya çalışılmıştır. Diğer taraftanda bu çerçevede ulus devleti oluşturma çabasıyla cumhuriyeti tahkim için Türk milliyetçiliği öne çıkarılmışsa da, milliyetçi ideolojinin yaşanan süreç içerisinde, rejimi bir tahkim unsuru olmasının ötesine çıkarak, sistemin merkezine alınmamış olduğu ve görece kenarda bırakıldığı da dikkate değer başka bir bir tarihsel olgudur.(MHP v.s hiçbir zaman devlet olamamıştır.)
Cumhuriyetin kendi rejimini oturtma ve savunma endişesi ve bu yüzden de ihtiyaç duyduğu insan tipini tepeden inmeci yöntemlerle ve tek tipçi dayatmacılıkla oluşturmaya çalışması demokratik yaşamın ve kültürün ol(gunlaş)masını önlemiş, ve Türkiye’de yaşanan baskıcı olağanüstü dönemler süregelen kimlik arayışlarını bir kimlik bunalımına dönüştürmüştür. Türkiye, bütün birlik-beraberlik söylemlerine rağmen, kaynaşmış ve bütünleşmiş bir toplum olma özelliğinden uzaktır ve kurulduğu günden bugüne kadar bir meşrûiyet ve kültürel/etnik kimlik krizi ile karşı karşıya kalmıştır.
Batılılaşma eksenindeki bu dayatmacı Türk modernleşmesi süreci, korumacı tepki diyebileceğimiz türden, geleneklere daha azimle sarılan bir direnişle karşılaşmıştır. Türkiye’nin siyasal kültüründe hakim olan elitist ve baskıcı yöntemler toplumun kendiliğinden dönüşmesine izin vermemiş ve gelişme yönü hep yukarıdan müdahaleler ile belirlenmeye çalışılan toplumda kitlelerin gerçek anlamda siyaset ile ilgilenmesine hiçbir zaman izin verilmemiştir.
 Bu çerçevede Kemalist modernistlere karşı, Anadolu’daki geniş bir gelenekçi-muhafazakar kesim siyasal iktidar ile arasındaki siyasal orantıyı her zaman dikkate alarak hareket etmiş ve çok partili hayata geçişle birlikte zaman içinde geniş kitlelerin desteğiyle devlete/siyasal iktidara karşı kendilerini her zaman dikkate almaya mecbur kılan bir siyasal orantı kurmuşlardır. Bu mücadele içinde hem devlet içinde de yer almayı başarmış, öte yandan da Kuran kursları, tarikatlar, cemaatler, yardım kuruluşları ve benzeri sivil örgütlenmeler ile varlıklarını ve etkinliklerini sürdürmüşlerdir.

Geleneksel-muhafazakar cumhuriyete orta oldular

1950 sonrası içinde bu güçlerin devlet tarafından her zaman dikkate alınması gereken bir güç odağı oldukları tartışmasızdır. Bu güçler devletin yarı-resmi dini Sünni İslam olarak zımnen kabul edildiği için hiçbir zaman sistem dışına itilmemiş ve sistem içinde kalmışlar ve kendi bağımsız siyasal oluşumlarını gerçekleştirene kadar da siyasal mücadele içerisinde Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Anavatan Partisi gibi muhafazakar-sağ partiler içerisinde her zaman ciddi bir güç olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.
İttihat Terakki geleneğinden gelen ve Cumhuriyet yapılanması içerisinde Kemalist elit diye adlandırılabilecek bu sisteme karşı çıkışlar çok partili sistemde Demokrat Parti’yle yeşermiş, 1980 darbesi sonrası ise Özal iktidarı ile hazırlıksal  bir dönüşüm süreci yaşanmıştır. Refah Partisi ve ardından baskıcı kısa bir ara dönemden sonra tek başına iktidara gelen AKP iktidarı ile geleneksel toplumu ve muhafazakar özgürlükleri savunan kesimler günümüzde iktidar-devlet olarak, bugüne kadar tamamlanmamış olan Türkiye burjuva demokratik devriminin bir ayağını tamamlar gibi görünmektedir. AKP iktidarının ilk döneminde iktidar askeri ve sivil bürokrasi ile uzlaşmacı ve paylaşımcı bir siyaset izler iken, 2007 seçimleri öncesi cumhurbaşkanlığı seçimi ile birlikte tırmanan gerilimi ustaca kullanan AKP seçimlerin ardından askeri vesayet rejimini ‘tasfiye etme’ye yönelmiş ve bunda da ciddi ölçüde başarılı olmuştur.
Gelenekçi-muhafazakar kesim, seçimlerde kullandıkları siyasi tercihleriyle halk oyuna dayalı demokratik bir dönüşümü desteklemekte ve iktidar olan yeni rejim böylece önemli bir halk desteğiyle çok fazla itiraz ve etkin bir muhalefet olmaksızın yoluna devam etmektedir. Bugün medrese, cumhuriyeti kuran kesimlerden kendi rövanşını bir biçimde almıştır.
 Başka bir deyişle, geleneksel-muhafazakar kesim günümüzde cumhuriyete ortak olmuş ve hatta cumhuriyeti sahiplenir bir konuma gelerek, haklar ve özgürlüklerin daha fazla genişletilmesi yerine eskinin baskıcı yöntemlerini giderek daha çok benimseyen antidemokratik bir anlayışa doğru yol almaktadır.

28 yıldır süren silahlı çatışma ortamı...
Bin yıldır İslami referanslarla Türklerle birlikte hareket eden, ancak kimlikleri inkar edilen Kürtlerin cumhuriyet boyunca son zamanlara kadar kendi kimliklerini inkar etmeden aktif siyasete dahil olabilmek gibi bir şansları olmamıştır. Kuruluşundan günümüze kadar Kemalist ordu elitlerinin vesayeti altında olan cumhuriyetle toplumun bir asker topluluğuna dönüştürülüp, ordunun kutsallaştırılması ve siyasetin belirleyicisi olma konumunda yaşanan bir süreç içerisinde, etnik ve dilsel olarak farklı özelliklere sahip olan ve kendi etnik kültürel ve dilsel özelliklerinin korunması için bir dayanışma duygusu taşıyan halk olarak Kürtler, uzunca bir dönem feodal ve dinsel kurumları ile asimilasyona ve inkara karşı direnmeye çalışmışlardır.
Cumhuriyetin kuruluşundan ve hatta bunun çok çok  öncesinden beri bu topraklarda Türkler ile birlikte yaşayan ve yaşanan her şeye karşın asimilasyona direnen ve geniş bir toprak alanı üzerinde yaşayan Kürt halkının bütün baskı ve inkar politikalarına karşı ciddi bir direnç göstermiş olduğunu görmek ve anlamak gerekir. Ancak, kendilerine siyasal varlık ve hatta bir siyasal odak olma şansı verilmeyen Kürtler’e kimlikleri ve kimliğin en önemli unsuru dilleri devre dışı bırakıldığı için sivil alanda varlıklarını sürdürebilme imkanı da tanınmadığı için siyasal iktidarla kendilerini dikkate alınacağı bir güç odağı olarak kabul edilme yolunda geriye tek bir yol bırakılmıştır.
Ordunun yakın zamana kadar Türk siyasetinin sınırlarını çizen bir belirleyici konumunu sürdürmesi ile birlikte PKK de Kürtlerin siyasal taleplerinin geçerli olabilmesi için siyaseti denetleyen Ordu ile arasında bir güç orantısı kurma çabasına yönelmiştir. 28 yıldır süren silahlı çatışma ortamı ve silahların susturulamamış oluşu bu güç orantısının ihtiyaçları çevresinde  süre geldiği anlayışı ifade etmektedir. Mevcut Türkiye siyasal  tablosu sonuçları bu orantının kurulduğunu göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti inkar ve asimilasyon politikalarından kısmen de olsa zaman zaman geri adımlar atmak durumunda olmuş ise, bunun silahlı güçlerin (PKK) kurduğu bu orantı olmaksızın atılamayacağı inkar edilmeyecek bir gerçekliktir. Ancak, günümüze gelindiğinde görece kurulmuş olan bu güç orantısı gerçeğinin altında yaşanan çatışmalar bir bakıma tarihsel tekerrür olmaya başlamıştır.

Sivil toplum içinde siyasal alanın inşası

Şimdi biz burada görece bu silahlı güç orantısının değişken özelliklerini tartışmayı bir kenara bırakmalıyız. Çünkü artık  Kürtlerin siyasal taleplerinin, daha geniş bir demokrasiye sahip, Türkiye sınırları içinde ve bölgesel olarak ortak çıkarları gözeterek yeni bir çözüm mecrasına taşınmasının vakti gelmiştir diyebilmeliyiz. Kürt siyasal meselesinde çözümü sağlamanın yolunun, bu işin askeri orantısını ve potansiyelinin sonuçlarını da hesaba katarak, örgütlü sivil dinamiklerle politika üretebilme becerisi olduğunu bu gün herkes kabul etmektedir. Ordu da Türk siyasetini belirleyici bir unsur olmaktan, yani denklemin bir unsuru olmaktan çıktığına, çıkarıldığına göre, sorunu çözmeye çalışan tüm siyasal aktörler gibi, Hükümetin de ordunun eski rollerini üstlenmeden Kürt meselesine sivil demokratik siyasal bir olgu ve eşitlikler  talepleri olarak eğilmesi gerekir. Konu üzerinde yapılan tüm araştırmalar yönetici seçkinlerinin ne kadar çok milliyetçi ve ulusal kart oynarsa, dışlanan etnik grupları da ayrılıkçı kart oynamaya o kadar çok davet etiklerini göstermektedir.
Kürtlerin siyasal taleplerini öne süren yapıları da, örgütlenme biçimleri de çözümün doğru yollarında artık askeri yöntemleri bir ihtiyaç olmaktan uzaklaştırıp, askeri olmayan, demokratik (sivil) yol ve yöntemleri esas alarak siyasal orantı kurma çabasını sivil toplum içinde ve siyasal alanlarda yoğunlaştırabilecek yeni bir alan inşa edilmesine katkıda bulunmaya çalışmalıdır. Ayırca Kürtler talepler dizgelerini, henüz olgunlaşmamış zeminlerde maksimal düzeyde tartıştırıp siyasal alanı germek yerine taleplerini daha nesnel ve kabül görebilecek gerçekliklere dayandırabilmelidirler. (Ki bu taleplerin büyük bir çoğunluğunun bireysel Kürt siyasi aktörlerin popülist kaygılarından kaynaklandığını düşünüyorum.) Günümüzde bir yöntem olarak Türkiye’de en önemli toplumsal muhalefet dinamiklerinden biri olan Kürtler, hiçbir zaman ortağı olamadıkları cumhuriyette kendi kamusal alanlarını oluşturarak devletle aralarında kendilerini devletle olan ve eşit olmayan ilişkilerinde koruyabilecek denge sağlayabilecek bir unsur olarak sivil toplum yapılanmalarını oluşturma çabası içinde olmuşlardır; ancak bu çabaları bir biçimde hep engellenmiş ve halen engellenmeye devam etmektedirler. Bu çabaları, cumhuriyette bir tehdit olarak görmek ve son tahlilde de ayrılıkçı ögeler olarak okuma ısrarı da siyasal alanların gerilmesine neden olan başka olgular olmuştur. Özellikle Demokratik Özerklik çabalarına yoğun saldırılar yapılarak binlerce Kürt siyasetçi haksız yere hapislere atılmışlardır.

Eksik, hasta ve sorunlu bir cumhuriyet
Yine günümüzde Ortadoğu’da geliştirilen mezhepler arası derinlikler sorununda, Kürtleri, Sünni Şii ayrışması bağlamında Sünni kimlikler içinde eritme arzusu da, Kürtlerin siyasal kamusal alanlarını zayıflatma çabaları olarak dikkat çekmektedir. Demokratik modern/seküler Kürt Özgürlük mücadelesine karşıt kimliklerle müdahale edebilme yeteneğini arama arzusu sonuç alamıyacaktır. Türkiye’de bugüne kadar Kürtleri öteki olarak görmenin de ötesinde onları aynı zamanda bir tehdit-tehlike unsuru olarak algılayan ve kendi güvenlik konseptleriyle Kürtleri içine almayan, ortak etmeyen bir cumhuriyet, eksik, hasta ve sorunlu bir cumhuriyettir.
Türkiye burjuva demokratik devriminin tamamlanmasının ve cumhuriyetin gerçek anlamıyla demokratikleşmesinin yegane koşulu, eksik olan ayağın, yani üçüncü ayağın, Kürtlerin de cumhuriyete ortak edilmesidir, yoksa 20 milyonluk bir halka halen egemen ulus olma saikleriyle yaklaşmak sömürgeci algıyı derinleştirecektir. Bu anlamda Türkiye de demokrasinin daha da genişletilerek anayasal yeni düzenlemeler ile birlikte Kürtleri de bir tür açık ilanla cumhuriyete ortak etmek gerekir.
 Günümüzde insan hakları, birey üzerine kurulu medeni ve siyasal hak ve özgürlüklerden ekonomik, sosyal ve kültürel hak ve özgürlüklere kadar uzanan bir süreç yaşamıştır. Ekonomik, sosyal ve kültürel haklarla klasik haklar dediğimiz medeni ve siyasal hak ve özgürlükler bütünleşmeden, eşitliğin sağlanması ve sürdürülmesinin mümkün olmadığı kesin ve net bir biçimde ortaya çıkmıştır.
 Ekonomik, sosyal ve kültürel hakların göz ardı edildiği bir toplumda eşit haklara sahip yurttaşlardan ve temel insan haklarından bahsetmek bir aldatmacadır. Bu gerçeğin bilincinde olan dünya ülkeleri insan hakları evrensel bildirgesine ek olarak Birleşmiş Milletler aracılığıyla 16 Aralık 1966’da, “Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi” ve “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi” metinlerini kabul etmiştir ve bu sözleşmeler 1976’da yürürlüğe girmiştir. Bu yeni metinler ile birlikte amaçlanan hedef, toplumsal barış ve uzlaşmayı sağlamaktı. Bu nedenle bu sözleşmeler, “ulusal, ırksal ve dinsel düzeylerde kin ve nefret yaratarak ayırıma, düşmanlığa ve şiddete yol açabilecek görüşlerinin yayılmasının, her türlü savaş propagandasının yasaklanmasını öngören hükümlere yer vermiştir.
Ayrıca, 1989’da Avrupa Sosyal Şartı’nda sosyal dışlanmayla mücadele önemli bir amaç olarak yer almıştır. Sosyal dışlanma kavramı, çok boyutlu bir biçimde yoksulluğun sadece gelir yoksulluğu olmadığını, toplumsal hayata katılamamayı, toplumun dışında kalmayı da anlattığını gösteren önemli bir kazanımdır. Bu çerçevede modern yurttaşlığın en büyük sorunu biçimsel olarak eşit yurttaşlar olan bireylerin toplumda var olan ekonomik, sosyal ve kültürel eşitsizlikler yüzünden tam anlamıyla yurttaşlık haklarından yararlanamamaları, toplumsal olarak dışlanmaları ve bu nedenle gerçek anlamda yurttaş olamamalarıdır.

Olmazsa olmaz koşul; Anadilde eğitim

Günümüzde hak sahibi olma hakkı elinden alınanlar, sözde vatandaş olup, özde vatandaş olmayanlar, sadece mülteciler ve göçmenler toplumdan ve kamusal alandan dışlananlar, resmi olarak yurttaş olmalarına ve bu statüye bağlı hakları kağıt üstünde bulunmasına rağmen, Kürtler gerçek anlamda hak sahibi yurttaşlar değildirler.
Diğer bir taftanda bakacak olursak, Demokrat ve hakkaniyetli bir toplum için ekonomik, sosyal ve kültürel haklar vazgeçilmez haklardır. Çünkü bir yandan yoksulluk, öte yandan sosyal dışlanma kağıt üzerinde eşit haklara sahip olan yurttaşların bu haklarını kullanmalarını engellemekte, bu da eşit yurttaşlardan oluşan demokratik toplum olma hedefini gerçekleşemez kılmaktadır. Bu nedenle, bugün geldiğimiz noktada yapılması gereken ilk şey Türkçe resmi dilin yanında Kürtlere (ve diğer tüm etnik ve dinsel gruplara) tanınacak olan kültür-kimlik hakları ile birlikte anadilde eğitim haklarının verilmesidir. Böylesi bir açılım Cumhuriyet’in insan haklarına ve eşit yurttaşlık temeline dayalı demokratikleşme sürecinin tamamlanmasının olmazsa olmaz koşulu olarak gözükmektedir.
O zaman bu ülkede kimlik ve demokrasi sorunu sancıları dinecektir. Etnik köken esasına dayalı olmayan bir ortak cumhuriyette bir tehdit ve tehlike unsuru olarak görülmekten vazgeçilen anadili Kürtçe olan çocuklarda hak ettikleri yerlere gelebilmeliler.


DR.MUAMMER DEÐER