Ne diyeyim, ben? Ne yazabilirim?

Görüş ve düşüncelerin donduğu, sözün tükendiği, Türk devlet terörünün, bir kere daha hortlayıp günün efendisi kesildiği andır.

İnsan oğlu-kızının koyduğu kurallar (kanunlar) yok, evrenin ortak değerleri olan hukuk ölüdür. Çetecilik konuşuyor. İnsanlık suskun…

Yüz yıldan beri, bu böyle. Ayaklanıp elde silah, yönünü dağlara vermekten başka yol, önünde yaşama seçeneği bırakılmayan Kürtler, yeni bir “zorbalık tekerrürü" ile yüz yüze…

Onların kişiliğinde, seçilmiş temsilcileri, gece yarısı saldırısına uğradılar. Mafya çeteleri de gece karanlığında insan avına çıkarlar.  

Ne yazılabilinir ki…

Özgürlüğün bedeli pahalıdır. Karşındaki IŞİD, El Nusra, ÖSO dininden, inanç soyundan ise daha da pahalı…

HDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, milletvekilleri Ferhat Encü, Leyla Birlik, Selma Irmak, Abdullah Zeydan, İdris Baluken, Sırrı Süreyya Önder, Ziya Pir, Nursel Aydoğan, Gülser Yıldırım gece yarısı uykuda kuşatılmışlar.

Onların kişiliğinde, yer yüzü vicdanı muhasara altında. Ne yazabilirim ki, masa başında, göremeden, boş bakışlarla tuşlara bakıyorum. Kulaklarımda, Selahattin Demirtaş’ın, insanlığı uyandırmaya çalışan sedası:

“Kapıma dayandılar!.."

Bu bir çığlıktır. Anlamını en iyi, en özlü olarak Kürtlerin bildiği ”hewar" sesidir, bu.

Bir başka görüntü. Figen Yüksekdağ’ın kapısını tutmuşlar. Hırsıza, uğursuza, katile karşı önlem olarak çelikten yapılma kapıya inen darbelerin gümbürtü yankısı.

İçerden bir erkek sesi:

“Kapıyı kırmayın, bir yere kaçtığımız yok. Avukat yolda, onu bekliyoruz!..“

Bütün bunlar görüntülerle, çağın teknolojisi tarafından kaybedilip zulmün evrensel tarihine geçiriliyor. Yarınların özgür Kürdistan tarihin ses ve görüntü belgeleri, bunlar.

Görüntüde başka bir sahne. Selahattin’in Diyarbakır’daki evinin bulunduğu sokak olmalı. Işıklar sönük. Ortalık karanlık. Bir minibüs geliyor, ekrana. Kadınlı, erkekli kalabalık yolunu kesip önüne çıkıyor, dokunuyorlar.

Genç bir kadının yaralı sesi duyuluyor:

“Baba, baba Selahaddin Başkanı götürüyorlar!.."

Öfke uğuldanması, kin burgaçlanması gecenin içinde. Bir erkek sesi uğultuları aşıp üste çıkıyor:

“Haydutlar!.."

Ve Ankara’dan bir görüntü. HDP Genel Merkezine baskın.

Gören, “oğlum dolarları sıfırla polis geliyor" diyen sesi duyan polis, hırsız, soyguncu, rüşvetçi babanın, korsanın hazinesi misali bir arada istiflediği dolar destelerini ele geçirme baskınına çıkmış sanıyor…

Oysa değil. Baskına uğrayan Kürt kırımıyla, Kürdistan’ın yangın ve yıkımına karşı duranlardır…

HDP’nin grup lideri, Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken ekrana geliyor. Yaralı aslan kuşatılmış. 

Biri, arabaya bindirmek için omuzundan itekliyor. Bir başkası, başını bastırmaya çalışıyor. İdris Baluken silkinerek geri dönüyor. Başını bastırana öfke ve tiksintiyle bakarak, “ben" diye bağırıyor. “Ben yüzbinlerin temsilcisiyim, böyle kafama basarak götüremezsiniz beni!.."

Biraz sonra, Selahattin’in benzer sedası dökülüyor ekranlara:

“Ben, sizlere değil, beni seçen halkına hesap veririm!.."

Ses, seda farklı ama genel anlamıyla manzara, hiç hayrını görmedikleri, protestolar, kınama, öfke ve kinle sarmal 24 yıl öncesinin tekrarıydı. Türk tarihi, tekerrür ediyordu. 1994 yılında da Kürt seçilmişler, böyle kör bir intikam hırsıyla başları bastırılarak işkencehaneye, oradan mahpus damanına götürülmüşlerdi.

24 yıl sonra, papağan ezberiyle tekrarlanan zulümle, yeni siyasi kadronun lideri Selahattin Demirtaş ve arkadaşları da tutuklandılar. Kürtlerin deyimiyle “xem" (tasa, kaygı) değildir, bu. Çünkü, “berxê nêr ji boyê kêrê ye" dir. Mücadele boşluk bırakmaz. Yerleri anında dolar.

Ayrıca bunlar, toplumsal evrimler ve tarihi bilinçten yoksun, beyin yoksullarıdır. Katiller ve zindancılar, kendilerine yakışan statü ile anılamışlardır, tarih boyunca. Katil ve işkenceci olarak…

Ama tarih tanıktır ki, ulusal kurtuluş haraketlerinin bütün  cumhurbaşkanları da hapishane duvarları arasından çıkmışlardır. Tunus’un Habib Burgibası, Cezayir’in Bin Bellası, Güney Afrika’nın Mandelas’ı gibi…

Zulüm kurtuluşa adanmışları bugüne kadar durdurmamış, tersine Kürtleri de motive ede gelmiştir. 1994’te, Kürtlerin Türk parlamentosundaki sayısı yirmi kadardı. 2015’deki hileden öncesi seçimden, 80 kişiyle çıktılar.

Her defasında, “bitti“ denilen gerilla, ordularla hesaplanıyor.

Demem o ki, bu aşamadan sonra Kürtleri teslim alma, nafile çabadır. Zulüm mü?

Artsın ki, çabuk zeval bulalar!...