Kürdistan, topyekün savaş kuşatmasında. Kürdistan dağları, parsel parça yasaklı. Doğmamış bebeğinden (Cizre’de onu, ana karnında vurdular) ihtiyarına kadar teslim olmamış bütün Kürtler hedef. Otu, çiçeği, yaban hayvanıyla doğası da yok edilmesi gereken düşman...
Kuşatılmış şehirler, tank ve topların vuruşuyla sarsılıyor. Sokaklar, barbarlık yangını. Yanan evlerden göğe, katran karası duman hortumları akıyor.
Anneler, yavrularını alevlerden esirgemek için üstüne kapaklanıyor. Yangının içinden fırlayan kediler, ateş topu olarak döne, yuvarlana koşuyor.
Kürdistan’a topyekün savaş açmış, Türk devleti. Türk toplumunun en geri, aşağılık kompleksi histerisiyle en kinli, yabanice ırkçı kesimi olan AKP, devlettir. Kendisi gibi "Türk" olduğunu bağıranlar için de hukuk bilmez, kanun tanımazdır.
Kürdistan’da kanun, tetik çekerek insanlara "dur" diyen hizmete özel polisin namlusundan çıkan kurşundur. Türk hukuku, Cumhurbaşkanının savcılara çağrısı…
Kürt için hak, hukuk susmaktan ibarettir. Suskunluğu bozup sokağa çıkanı polis tazyikli su, kurşun ve zehirli gazla karşılıyor. Yakalanan hapishaneyi boyluyor.
Kürtler için politika yapmak serbestti, ama AKP doğrultusunda söz söyleme, duruş, davranış şartıyla. AKP iktidarı, son beş aydan beri bu amaçla, Kürtlerin görev alıp oy verdikleri parti binalarını, ev ve iş yerlerini basıyor, günde ortalama 15-20 insan tutukluyor, 8 0cak gecesi toplam 700 kişi polis merkezlerine dolduruluyordu.
Öbür yanda, yerel seçilmişler hapse dolduruluyor, Kürt Belediyelerinin araçlarına el konuyor, Parlamentoya seçilmişler, hapishaneye sürüklemekle tehdit ediliyorlardı.
Kürtlerin payına düşen kanuni eşitlik hakkı, hukuki özgürlük buydu. Katiller cinayet işlerken bile ırkçı fantazilerini tatminde serbestti.
Van’da, sabaha karşı bir öğrenci evine yapılan baskında, dokuzunun kafasına kurşun sıkılarak, 12 kişi katlediliyor, polis sosyal medyada "zafer" naraları atıyordu.
Silopi'de sağ ele geçirilen üç kadın Kürt siyasetçisi, otopsi raporuna göre "mesanelerine" ateş edileyerek katlediliyordu. Bu, alçaklığın evrensel tarihinde olmayan bir pespayelikti. Teslim alınmış üç kadının doğurganlık organına ateş etmek, bunların, alçaklıkta yeni icatlarıydı. Mafyanın hukukunda bile yeri olmayan bir pespayelik, sivillerin böylesine alçakça yöntemlerle kırımı.
Katledilmiş kadının çıplak edilerek yol kenarına atılması da, Kürtlere beslenen kinin dışa vurumuydu. Genç ölülerin arabaya bağlanıp sokaklarda sürüklenmesi, Kürt gençlerinin naralarla tekmelenmelerinin filme alınıp yayımlanması da Türk yiğitlik, mertlik ve faziletinin tanıtımı içindi: Yakışır…
Unutmamak gerekir ki, herkes şerefinin menzili kadar ve kendine yakışanıyla insandır. Soykırımcı, yurt gaspçısı, yasakçı, talancı, yalancı da kendine yaraşırlıkla.
Bu açıdan bunlar, ne insan, ne de hayvan; ikisinin arasında bir sapaktadır, henüz.
Onun için, Hitler taklitçileridirler. İnsanları dolduracak büyüklükte hapishane bulamdıkları için, Kürt şehirlerini topluca ev hapsinde tutup, Nazi taklitçisi keskin nişancıları, ortalığa salıyorlar.
Kürtlerin sokak kedileri, köpek, atlar, katırlar dahil, yürüyen bütün canlılar birer düşman, kadın ve çocuklar ise baş hedeftir. Evinin eşiğinden dışarıya adım atana, balkonda görülen, perde gerisinde silueti fark edilene ateş ediyor, birbuçuk aylık Lorin bebek ile üç aylık Miray İnce anne kucağında vuruluyordu.
Geçen hafta itibarıyla, ırkçı katillerin son beş ayda katlettiği yeni doğmuş, henüz doğmamış bebek, çocuk sayısı 59’du.
Türk tarafı, sadece Cizre-Silopi cephesinde, 12 generalin komutasında, çoğu paralı profesyonellerden oluşan 16 bin asker, sayısını kimsenin bilmediği kadar özel eğitimli polis ve korucu taburlarıyla savaşıyordu, bir düzine gerillaya karşı.
Türk devleti katledilen bebek, kadın ve ihtiyarların toplamını, gerillaya verdikleri zaiyatın rakamı olarak açıklıyordu.
Diyarbakır’ın merkezi Sur, ev hapsinin 40, Cizre ve Silopi de 29’uncu günündeydi.
Hava soğuk, evlerde yakıt, su yok, elektrikler kesikti. Yiyecek kıtlığından, insanlar aç, hastalar ilaçsız, ölüler de Türklerin elinde esirdi. Katiller, ateş ettiği için alınamayan ölüler, sokak ortasında düştüğü yerde çürüyordu.
AKP iktdarı ve emir altındaki medya, aynı kaderi paylaşan Suriye’nın Mayada kasabasının açlık çeken halkı için, insan görünme gösterisindeydi.
Dincisi, "babanın kız evladına şehvetle bakması günah değildir" fetvasını yayımlayan diyaneti, Kemalistiyle Türk dünyası, Kürtlere verilen zaiyatla seviniyor, hepsi bir arada, bir televizyonun komedi programına telefon edip, "Kürdistan’da çocuklar katlediliyor, ses verin" diyen öğretmen Ayşe Çelik’i protesto ediyorlardı.
Bütün bu yazılanlardan sonra dememiz o ki, Kürtler ve Türkler iki ayrı dünyadır. Kürtlerin acısı, kahir çoğunluk Türklerin sevincidir.
"Din ve sınır kardeşliği" dahil, her türlü kardeşlik yalandır. Ortak dinleri de yoktur. Kürtlerin dini temeli vicdandır. AKP gösterdi ki, bu onlarda yok..
O halde, yer yüzünde bütün halkların var da, Kürtlerin neden devleti ve bu konuda güçlü talebi yok? Üstelik, bunda kin ve düşmanlıktan sonra, Türklerle artık bir arada olma imkansızlaşmış, Birleşmiş Milletlerin de, her halkın kendi geleceğini belirleme hakkına sahip olduğu kararı varken…