
BİR SOYKIRIM YÖNTEMİ OLARAK GÖÇ - 2
Göçertme yaklaşımının hayata geçirilmesinde yasa ve askeri zora dayalı açık şiddet ve diğer zor biçimleri bir bütünlük içerisinde ama zaman, mekan ve koşullara göre yöntem ve tarz değiştirerek uygulanagelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti (TC) devleti kurulduktan sonra Kürt nüfusunun göçertilmesi, Kürt coğrafyasının işgal edilmesi ve Kürtlerin eritilmeleri amacına ulaşma süreci 1923-50, 1950-1985, 1985 sonrası olmak üzere üç dönemden oluşmaktadır.
1923-50 arası dönem: 1923-50 arası dönem, esasta Kürtlerin açık ve topyekûn şiddetle tasfiye edilmesi dönemidir. Daha Şeyh Said isyanından önce hazırlanan ve bir bakıma aslında bu isyanın provoke zemini olan takrir-i sükûn kanunu ilk büyük adım olur. Ardından birçok benzeri ve biri diğerlerini tamamlayan kanunlar çıkarılır, tasfiye planları hazırlanır. Bunlardan bazılarının, doğrudan göçertmeyle ilgili bölümlerinden örnekler verirsek.
İlk adım olarak 1924 yılında 1505 no’lu “Azınlıklar yasasıyla Kürtlerin sürgün edilmeleri ve yerlerine Türk asıllı göçmenlerin yerleştirilmesi planlanır. Ancak bu yasayla yapılmak istenenler daha sonra çıkacak takrir-i sükun yasasıyla daha kapsamlı biçimde gerçekleştirilir.
Takrir-i Sükûn Kanunu: (4 Mart 1925): Kürdistan’da özellikle isyanlara katılmış ve destek olmuş olanlar başta olmak üzere Türkleştirmeyi kabul etmeyecek olan tüm Kürt aşiretleri hedef alınır.
Şark Islahat Planı (24 Eylül 1925)
Kürtlerin göçertilmesi ve asimilasyonunda önemli bir etki yapan ‘Şark Islahat Planı’nda bazı maddelere bakmakta yarar var.
Madde-5: Van şehri ile Midyat arasındaki hattın batısında Ermenilerden boşaltılan arazilerde Türk muhacirleri yerleştirilecektir. Bunun için bu plan dahilindeki vilayette bulunan Ermenilerden ele geçirilen varlıklar satılmayacak ve hatta Kürtlere kiraya dahi verilmeyecektir. Yugoslavya’dan gelen Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya’dan gelecek olan göçmenler, öncelikle Elaziz - Ergani - Diyarıbekir, Elaziz - Palu - Kiğı, Palu - Muş arasındaki Murat Vadisi, Bingöl Dağı’nın Doğu ve Güneyi ve Hınıs, Murat vadileri, Muş Ovası, Van Gölü havzası, Diyarıbekir - Garzan - Bitlis hatlarında iskan edilecektir.
Bunlardan başka Rize, Trabzon vilayetleriyle Erzurum vilayetinin Kuzeydoğu kazalarında yerleşik yerel halktan insanlar da istemeleri ve şartları yerine getirmeleri halinde Hınıs Çayı ve Murat Vadisi’ne ve Van Gölü’nün kuzey mıntıkasına nakledilebileceklerdir.
Türk muhacirinin yerleştirileceği ermeni mülklerini ne sebeple olursa olsun ellerinde tutan Kürtler çıkarılarak geldikleri eski yerlerine gönderilmeleri veya istemeleri halinde Batı’da hükümetin göstereceği mahallere nakledilmeleri sağlanacaktır. Söz konusu mıntıkalara yerleştirilecek Türklerin, Kürtlerin taarruzundan korunmaları için özel tedbirler alınacaktır.
10 yıl içerisinde Yugoslavya, Bulgaristan, Kafkasya ve Azerbaycan’dan beş yüz bin göçmen getirilip Doğuya yerleştirilecektir.
Madde-9: İsyanı teşvik ve idare etmiş olanlar ile bunların akraba, yakınları ve aşiretleri Batıda hükümetin göstereceği mahallere nakledilecektir.
Madde-10: Aşiret yapısının dağıtılması için takviye askeri güçler Bölgeye acilen nakledilecektir.
Mecburi İskan Kanunu (14 Haziran 1934)
52 Madde ve 10 farklı bölümden oluşan bu kanunun ilk iki maddesi iskan bölgeleri; Türk kültürüne yakın olmayan ve yok edilmesi gereken hedef gruplarını yani öncelikle Kürtlerle ilgilidir. 1.bölümde 3-7 arasındaki maddeler muhacir ve mültecilerin kabulü, 2.bölümü oluşturan 8-11 arası maddeler nakiller, asimilasyon, kültür ve idare tedbirleri işlemekte, iskanın bütün ayrıntıları üçüncü bölümde 12-25 arasındaki maddelerini kapsamakta, 4.bölümde mecburiyetler, tasfiye ve istihkak mazbatalarının detaylarını içermekte, 5.bölüm muafiyetleri, 6.bölüm mali hükümlere, 7.bölüm iskan komisyonunun görevlerini işlemekte, 8.bölüm icrai hükümlere ve kanunun son iki bölümü de müteferrik hükümleri açıklamaktadır” (bkz. TC Resmi Gazete, 21 Haziran 1934, No.2733. Düstur, 3. Tertip, c.15, Başvekalet Matbaası, 1934)…
7. Maddenin B-bendinde ise ‘Türk ırkından olmayanlar hükümetten yardım istemeseler bile hükümetin göstereceği yerde yurt tutmaya ve buralarda kalmaya mecburdurlar. İzinsiz başka yerlere gidenler ilk defasında yerlerine çevrilirler. Tekrarı halinde Bakanlar Kurulu kararı ile vatandaşlıkları düşürülür’ denilmektedir.
Madde 12: Kürtler ufak tefek kafilelere ayrılıp, silahlarından arındırılarak değişik bölgelere gönderilecek ve orada genel nüfusun (köyün, ilçenin, vilayetin) yüzde beşini geçmeyecektir… Kürt reisleriyle, molla ve nüfuz sahibi kişiler diğer kişilerle birlikte sevk olunacak ve orada bunlar, diğer kişilerle ilişkide bulunmayacak şekilde ayrılacak ve hükümet gözetimi altında bulundurulacaktır.” (Göçmenler Genel Müdürlüğü Tehcir Kanunu)
Tunceli Kanunu (25 Aralık 1935)
Tunceli Kanunu, Dêrsîm bölgesinin ve aşiretlerin özerk yapısını ortadan kaldırmak, nüfusu Türkleştirmek ve merkezi devlet otoritesini tesis etmek, Bölgedeki zengin maden yataklarına ulaşmak ve önemli arazileri devlet mülküne almak için çıkarılır. Özellikle kız ama erkek çocuklarına da Türk bürokrat ve subay ailelerince ve devlet kurumlarınca el konularak devşirilirler. Bu kanunla bağlantılı katliam ve sürgünler sonucunda Dêrsîm Bölgesi halkı dörtte bire düşürülür. Bunların yerine Türk göçmenler getirilip yerleştirilir.
1950 yılına kadarki dönemlerde gerçekleştirilen göçertmelerdeki amaçlar, uygulanan yöntemler ve ortaya çıkan sonuçlar:
Demografik hedefler: Kürtlerin varlığı inkar edildiğinden 1927 yılından beri yapılan nüfus sayımlarında Kürtler kayda geçirilmezler. Bu durum aynı zamanda Kürtler üzerine sağlıklı araştırmaların yapılmasını da engeller. Kürtlerin kendi coğrafyalarında nüfuslarının azaltılması ve genel Türkiye nüfusu içindeki yerinin önemsiz bir orana düşürülmesi.
Yerlerinden yurtlarından edilen Kürtlerin hiç bir yerleşim biriminde çoğunluk oluşturamayacakları küçük gruplar halinde Türkiye’nin iç ve batı bölgelerine dağıtılması.
Boşaltılan bölgelere ve yerleşim birimlerine Karadeniz bölgesi, Kafkaslar, Balkanlar ve bazı Ortadoğu ülkelerinden Türk asıllı göçmenlerin getirilerek yerleştirilmesi hedeflenip önemli oranda bu sonuçlar elde edilmiştir.
Katliama uğrayan ve sürgün edilen Kürtler kayda geçirilecek kadar dahi değersiz görüldüğünden ya da açığa çıkması istenmediğinden 1950 yılına kadarki dönemlerde ne kadar köyün boşaltıldığı ve ne kadar Kürdün göçertildiği konusunda yeterli ve doğru bilgiler bulmak zordur. Ancak yapılan araştırmalarda ortaya çıkan kısmi veriler mevcuttur. Örneğin 1935 yılında çıkarılan Tunceli Kanunu kapsamında 200 bin olan Dêrsîm bölgesinin nüfusu birkaç yıl içinde 70 binden daha aza indirilir. 1925-1950 arası dönemde o zamanın rakamlarıyla yaklaşık 250 bin Kürt Dêrsîm, Amed ve Gurgûm bölgelerinden İç Anadolu’ya sürgün edilmişlerdir. Şimdiye kadar yapılan araştırmalarda genel olarak o dönemdeki Kürt nüfusun yaklaşık dörtte biri sürgün edildiği ortaya çıkmaktadır.
Bazı yerlerde aşiret yapılarını ve kültürlerini koruyabilenler haricinde, özellikle aile ve küçük gruplar halinde kalanların tamamına yakınının 1980’lere kadarki zaman diliminde varlık hallerini, kimlik ve kültürlerini kaybetmiş ve erimişlerdir.
Boşaltılan Kürt bölgeleri ve yerleşim birimlerine 1950 yılına kadarki sürede Türkiye içinden ve dışından bir milyona yakın Türk asıllı göçmen getirilip yerleştirilmiştir.
Politik-Sosyal-kültürel psikolojik hedefler
Küçük parçalara ayrılarak dağınık biçimde yerleştirildikleri yerlerde de Kürtlerin kendi yaşamları üzerinde en ufak bir söz ve eylem güçlerinin bırakılmaması.
Yerleştirildikleri alanlarda devlet tarafından sürekli şüpheli ve suçlu olarak görülmeleri, en küçük bir olayda bile ağır cezalara çarptırılmaları. Bununla birlikte yöre halkının da yerleştirilen Kürtlere olumsuz bakmalarının ve hatta zaman zaman saldırmalarının, düşmanlıklarının sağlanması.
Kürtlerin birliklerinin parçalanması. Bu temelde aşiret yapısının dağıtılması ve ortak yaşam, dayanışma, yardımlaşma gibi toplumsal özelliklerinin zayıflatılması. Başta kız çocukları olmak üzere katliamlardan arta kalan çocuklara bürokrat ve subaylar tarafından el konularak devşirilmeleri.
Bir daha ulaşamayacakları kadar kendi yerleri yurtlarından uzak yerlere yerleştirilerek geri dönüşlerinin engellenmesi. Ülkeye dönüş özlemlerini hep gerçekleşmeyecek bir hayal olarak görmelerinin sağlanması. Toplumda öne çıkan kişiliklerin ya etkisizleştirilmeleri veya devlet işbirlikçisi haline getirilmeleri.
Kürtleri kendi topraklarından ve manevi kültüründen kopararak daha kolay asimile edilmelerinin sağlanması. Başta dil olmak üzere kültürlerini yaşatmaları ve geliştirmelerinin yasaklanması. Kürtlerde kendine güveninin ve özgürlük özlemlerinin kırılması. Kendine güvensizliğin, inançsızlığın, yenilgi psikolojisinin hakim kılınması. Tasfiyenin bir kader olarak görülmesinin sağlanması gibi hedefler önemli oranda gerçekleşmiştir.
Ekonomik hedefler ve göçertme yöntemleri
Göçertme politikalarındaki temel hedeflerden birisi Kürt halkının, tarihsel ve geleneksel olan tarım ve hayvancılığa dayalı ekonomik faaliyetlerinden dışlanması ve bu faaliyetlerin devlet kapitalizmi tekeline alınarak tamamen kar ve talan amaçlı yürütülmesidir. Örneğin Türkiye’deki en büyük çiftlik olan Ceylanpınar devlet üretme çiftliği 1937 yılında açılmıştır. GAP projesine yol açan süreç de bu yıllarda başlatılmıştır. Bununla birlikte stratejik öneme haiz birçok maden yatağı da aynı dönemde işletilmeye başlanmıştır.
Göç ettirilenlerin topraklarına, hayvanlarına ve diğer maddi değerlerine el konulmuş. Tapulaştırma adı altında köylerin ortak arazileri ile köylülerin topraklarına, devlet ve ağalar tarafından el konulmuştur. Ellerinden tüm maddi değerleri alınıp da savunmasız biçimde aileler, bireyler veya küçük gruplar halinde dağıtılan Kürtler yoksul, yoksun ve çaresiz bırakılmışlardır. Sürgün edilenlerin arazilerine, evlerine, hayvanlarına, üretim araçlarına ve maddi varlıklarına el konularak bunların bir kısmı yerlerine göçertilen Türk ırkına mensup göçmenlere verilirken çoğunluğu da devlet ve özel sermayenin oluşumuna aktarılmıştır. Göçertmeler bu konuda çıkarılan kanunlar ve askeri zora dayalı olarak gerçekleştirilmiştir. Sürgün edilenler kafileler halinde ya yürüyerek ya da trenlerle taşınarak nakil edilmişler. Nakil koşulları oldukça ağır olduğundan on binlerce insan açlıktan, soğuktan ve hastalıklardan dolayı yollarda can vermiştir.
1950-1985 arası dönemde işgalde yeni boyut
1950 yıllarına kadar T.C. göçertme politikalarında oldukça sonuç almıştır. Kürdistan’da özerk aşiret yapısı çözdürülmüş. Bunların bir kısmının yerine, ağalar eliyle devlete bağımlı aşiret yapıları ikame edilirken büyük çoğunluğunun aşiret olma koşulları ortadan kaldırılmıştır. Kürdistan’daki köylerin yarısından fazlası boşaltılmış, yerlerinden yurtlarından göçertilen Kürtlerin yerlerine Kafkasya ve Balkanlardan getirilen beyaz Türk göçmenler yerleştirilmiştir. Kürdistan’ın askeri olarak işgali tamamlanmış, maden ve petrol yatakları, ormanlar ve nehirler devletleştirilmiştir. T.C devleti merkezi idareyi oturtmuş, okul ve cami kurumlaşması yaygınlık kazanmıştır. Kürtlerin direniş ruhları ve iradeleri kırılmış, anlam güçleri imha edilmiştir. Ayrıca T.C. ulus-devleti, batı merkezli kapitalist moderniteye bağlanarak varlığını garantilemiştir.
1950 yılından itibaren, T.C. devleti kapitalist sisteme entegre edilme temelinde yeniden yapılandırılmaya başlanır. Bu koşullarda Kürdistan ve Kürtlere yönelik göçertme politikalarında da değişikliklere gidilir. Askeri ve kanun zoruyla açık, kitlesel göçertme politikası dondurulur. Bunun yerine koçer aşiretlerin yerleşik yaşama geçmelerini hedefleyen uygulamalar devam eder. Ekonomik zor başta olmak üzere diğer zor biçimlerine ise öncelik verilir.
1950-85 arası dönemde demografik yapıyı araştırma ve değiştirme çalışmaları bir devlet politikası olarak açıkça ilan edilir. 1963’ten itibaren bu çalışmalar Hıfzısıhha Enstitüsü ve Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (1968) tarafından gerçekleştirilmeye başlanır. Genel olarak bölgedeki kentlerde doğal, tarihi ve kültürel dokunun korunmasını gözeten ve kent kimliğini koruyacak kent planlamaları ve düzenlemelerine gidilmez. Şehirler ve bu şehirlere bağlı yerleşim birimlerinde oturanlara iş sağlayabilecek ekonomik yatırımlar gerçekleştirilmez. Dicle, Fırat ve Munzur başta olmak üzere tüm önemli nehirler üzerinde tekelci devlet-özel sermayeye dayalı endüstriyalist projeler hayata geçirilir. Temeli daha öncesine dayanan GAP projesinin geniş ölçekli bir Bölgesel entegrasyon projesi haline getirilmesi bu dönemde gerçekleşir.
Devletin egemen olduğu Amed, Elezîz, Meledî, Dîlok gibi şehirlerde devlet kapitalizmi temelinde orta ölçekli sanayi işletmeleri açılır. Şehirlerde devlet kurumlarının yaygın biçimde örgütlendirilmesine bağlı olarak geniş bir bürokrasi-memur yapılanması oluşur. Aşırı merkezi yönetim yaklaşımı nedeniyle şehirlerde de demokratik toplumsal örgütlenmelere izin verilmez.
Şehirlere ilk ciddi göçler başlıyor
Kürtlerin yerlerini yurtlarını “kendi rızalarıyla” terk etmeleri için sistematik askeri zor dışında tüm yöntemler kullanılır. Medya, sanat, eğitim başta olmak üzere birçok araç Bölge insanında göçü teşvik eder ve özenti yaratır. Bu nedenlerden dolayı Bölge’de 1950-85 arası dönemde de büyük göç hareketleri yaşanır. Ancak önceki dönemlerden farkı fark ettirilmemesidir. Köyden en yakın şehirlere, en yakın şehirden Bölgedeki büyük şehirlere, Bölge şehirlerinden Türkiye metropollerine ve oradan da Avrupa’ya toplamda büyük sayıda kitlesel göç yaşanır.
Kürdistan kentlerinden, Türkiye kentlerine ilk ciddi göç 1950-1955 yılları arasında yaşanır. 1955-1960 arası dönemde sadece 13 şehirden yılda ortalama 40 bin kişi (bu şehirlerin nüfuslarının yüzde 6’sı) Türkiye’nin batısı ve güneyindeki şehirlere göç ederler. Bu yıllardan itibaren önce İstanbul, İzmir gibi kentlerde gecekondular, gettolar oluşmaya başlar ve giderek tüm büyük kentlerde yaygınlaşır. Bu yerleşkelerde yaşayanların büyük çoğunluğu Kürtlerdir.
1960’lı yıllara gelindiğinde, Türkiye’de önemli sayıda iç göç hareketi yaşanmıştır. Bu dönemde gerçekleştirilmeye çalışılan yapısal dönüşüm (tarımsal yapıdan sanayiye geçiş) kırlardan kentsel alanlara doğru yaşanan nüfus hareketlerine yol açmıştır. Bu durum aynı zamanda işsizliği üst seviyelere çıkarır. 1960’lı yıllarda T.C. devleti ile Avrupa devletleri arasında yapılan anlaşmalar sonucunda Türkiye genelinden Avrupa ülkelerine büyük ölçekli işçi göçleri başlar. Gumgum (Maraş), Dersîm, Meletî gibi şehirlerden çok kalabalık sayıda gruplar bu kervanlara katılırlar. 1962-1971 yılları arasında Kürt coğrafyasından Avrupa’ya 200 bin kişi taşınır.
1960 yıllarından itibaren ise Kürdistan’dan Avrupa’ya göç başlar. T.C. ile Avrupa devletlerinin yaptıkları anlaşmalar sonucunda ucuz işgücü olarak Türkiye ve Kürdistan’dan Avrupa’ya işçi göçü başlatılır. 1962-1971 yılları arasında Kürdistan’dan Avrupa’ya 200 bin kişi göç eder. 1965-1980 arası yıllarda Muş, Amed ve Colemêrg hariç Kürdistan illeri göç nedeniyle büyük nüfus kaybına uğrar.
1950’li yılların başlangıcından 70’li yılların sonuna kadar Kürt coğrafyasından Türkiye’nin büyük şehirlerine yoğun kitlesel göçler yaşanır. Bölgede 1950-1960 arasında yüzde 3.81 olan yıllık nüfus artış hızı sürekli azalarak 1975-80 yıllarında, Bölge’den Türkiye’nin Batısındaki şehirlere 750 bin insan göç etmiştir.
Göç-Der’in araştırmalarına göre; Bölgede en fazla göç alan il olan Diyarbakır’a net göç oranı 1965-70 döneminde yüzde 0-10.58, 1970-75 döneminde yüzde 0-15.78, 1975-80 döneminde yüzde 0-21.94, 1980-85 döneminde yüzde 0 –14.61 biçimindedir. Diyarbakır ili aldığı net göç oranlarına göre 1965-85 döneminde göç veren iller içindedir. Bölge nüfusunun TC toplamı içindeki ağırlığı 1950‘den 1980‘e kadar hep yüzde 22 dolayında seyretmiş, hatta 1980 yılında ilk kez yüzde 22‘nin altına düşmüştür.
Kapitalist sistemin 1970’li yıllarda girdiği büyük kriz Türkiye’yi de etkiler. Toplumsal güçlerin direnişi yükselirken Kürtlerde de ulusal uyanış süreci yeniden başlar. Bu durum karşısında Türkiye’de doğrudan askeri yönetim dönemi başlar. Bölge’de 1979 yılında sıkıyönetim uygulaması başlar. Cunta darbesiyle Türkiye’de sol-demokratik-sosyalist güçler ile milliyetçi-reformist Kürt örgütleri tasfiye edilirler. Farklı bir çizgi ve örgüt olan PKK’nin etkisizleştirilmesi için daha başından Maraş katliamıyla halk sindirilmek istenir. Örgüt üyesi olan olmayan on binlerce insan ağır cezalara çarptırılırlar, her türlü baskı ve işkencelere maruz bırakılırlar. Resmi sınırlara yakın köyler boşaltılır, Kürtler aileler ve bireyler halinde göçe zorunlu kılınırlar. DEVAM EDECEK
HESEN GERDÛN