Halepçe ‘jenosidi’ üzerinden yıllar geçti. Üzerine nice şarkılar nice türküler söylendi, nice resimler çizildi ve nice şiirler yazıldı. Ama hiç bir şarkı, hiç bir türkü, hiç bir resim, hiç bir şiir anlatamadı Halepçe’de boy gösteren kimyasal kıyametti. Seksensekiz Mart’ın onaltısı Halepçe’de insanların anlamsız bakışları arasında yargısız ve mahkemesiz yargılanıyordu Kürtler. Kürt halkının yaşadığı toprakları kavuran ve üzerinde yaşayan insanları kırımdan geçiren katliamdan bu yana tam yirmi dört yıl geçti. Geçen zaman zarfında yaşananların bıraktığı acılar ve etkiler hala taze, canlı ve hala tüm ‘Kürt halkının’ hafızalarında.
Halepçe katliamı, tarih yaprakları 16 Mart 1988’i gösterdiğinde, Baascı-diktatör Saddam Hüseyin’in talimatıyla, savaş uçaklarının ürpertici ve de ürkütücü sesleriyle başlamıştır. Bombalar tarihinin en büyük katliamlardan birini gerçekleştirme yolunda kentin kalbini parçalarken, her tarafa her yaştan çocuk, ihtiyar, genç, kadın vs. demeden insan cesetleriyle dolmuştur. Kentin sokaklarında gezen zehirli gazlar, bu talihsiz insanları birer haşere gibi patır patır yere sermiştir. Baharın rengi değişmişti. Bombaların sesi ve kimyasallar ile hardal ve siyanür gazı ile gökyüzü karanlık olmuştu ‘Halepce’ üzerinde. Binlerce ‘Kürt’ kimi çocuk, kimi kadın, kimi ihtiyar ve genç büyük bir vahşet ve gaddarlıkla katledildi.
Dünya bu zalimane katliamı seyretti sadece. Saddam’ın taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmadığı Halepçe’de, deyim yerindeyse bütün dünya adeta kör, sağır ve dilsiz kalmıştır.
İstisnasız, tartışmasız bütün dünya!
Kendisini uygarlık projesi olarak gören, gösteren Avrupa Birliği; kör, sağır ve dilsiz kalmıştır. Kendisini demokrasinin patronu, özgürlüğün merkezi olarak gösteren ve doğuya demokrasi(!) ihraç edeceğini iddia eden ABD yine; kör, sağır ve dilsiz kalmıştır.
Peki, Ortadoğu’da İslam alemi, ne yapıyordu? Bilindiği gibi Halepçe felaketinden iki gün sonra İslam Konferansı Teşkilatı’nın toplantısı vardı. O toplantıda İslam aleminin birçok sorunu tartışıldı. Sonuç bildirgesinde Bulgar devletinin Müslümanların adlarını değiştirmemesi talep edildi. Fakat kendilerini ‘İslam devleti’, ’islamcı’ diye adlandıran bu devletlerin örgütü de Halepçe felaketi karşısında kör, sağır ve dilsiz kalmıştır.
Bir gecede beş bin Müslüman Kürdün ölümü bu ‘İslam devletlerinin’, ’İslami örgüt ve cemaatlerin’ gündemine dahi girmedi. Onlar ve onlara yakın yazarlar, gazetecilerde ‘Halepce’de’ yaşanan tradejiden meşhur olmanın, belirli bir rant ve kazanç sağlamanın peşine düşmüşlerdi. Keza yine dünyanın liberalleri, demokratları, sosyalistleri ve komünistleri anlayacağımız herkes ama herkes bu toplukıyım karşısında sessiz kaldılar.
Enterans olan başka bir nokta ise ‘Halepçe felaketini’ birkaç ay sonra, bazıları da birkaç kaç yıl sonra farkettiler. Farkına varmalarının sebebi ne devletler hukuku ne de insani duyarlılıklarıydı. İran ve Irak savaşı sona doğru yol alırken, devletlerin menfaatleri, onların savaşın sonunda izleyeceği siyasetler, devletlerin Halepçe’yi görmelerine izin verdi. Ne zaman ki, Irak ve İran savaşı bitti, batılı devletler pozisyonlarını değiştirdiler, Sovyetler Birliği dağıldı, daha sonra bölgede yeni bir siyaset ihtiyacı doğdu, o zaman dünya Halepçe’de büyük bir soykırım gerçekleştiğini farketti. Saddam yeni duyulmuş gibi Kürtleri soykırıma uğrattığı için suçlandı ve hatta ABD’nin Irak’a girişinin en büyük argümanı da ‘Halepçe katliamında’ kullanılan kimyasal silahlardı. Ve neticesine Saddam ibret olsun diye tüm dünyanın gözünün önünde asılıyordu. Ama hiçbir zaman Saddam’a kimyasal silahları verenler cezalandırılmadı, bu olay aydınlatılmadı ve aksine sürekli üstü hep örtülmeye çalışıldı.
Kürtler kuşkusuz tarih boyunca asimilasyonlardan geçmiş- araplaşma, türkleşme ve farslılaşma için - asimilasyon adı altında farklı politikalara tabi tutulmuş bunları ret edince, mükafat olarakta kimyasal silahlarla envai çeşit katliamlardan, soykırımlardan geçirilmiştir. Özelde Halepce’deki genelde ise tüm ‘Kürdistan’daki bu insanlik dramı bütün detaylarıyla ortaya çıkmadıktan ve yargılanmadıktan sonra insanlık için kimyasal silahlar büyük tehdittir. Aslında günümüzde de bunların örneklerini çoğaltmamız mümkün. Zihinlerimizi tekrar kurcalamak açısından TC devletinin uluslararası hukun kurallarını ihlal edip kullandığı kimyasal silahlarla gerilla naaşlarını görünmez hala getirdiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Bu uluslararası savaş kanunları nedense Kürdistan’da uygulanmıyorlar, gerçek anlamda yaşatılmıyor. Kürdistan’ı sömüren bu devletlerde bu koz hep vardır ve bu yargılanmadıkça bu koz hep var olmaya devam edecektir.
Bugün sözkonusu ‘Kürtler’ olunca dünyadaki hemen hemen her kesim, ağız birliği yaparcasına ‘Kürtlere’ reva görülen insanlık dışı her muameleye karşı üç maymunu oynuyor, tepkisiz kalıyor ve kalmaya devam ediyorlar. Ve sözkonusu bugün Halepçe’de katledilenler Kürtler değilde Araplar olsaydı, Halepçe’de soykırıma tabi tutulanlar Kürtler değilde İngilizler olsaydı, Türkler, Almanlar olsaydı dünya buna nasıl karşılık verirlerdi? Yine böyle kör, sağır ve dilsiz kalırlarmıydı? Tabi ki hayır. Bu kesimler sözkonusu ‘Kürtler’ oldu mu insanlık adına, hukuk adına ne varsa yok ediyorlar. Dünya seyirci kalıyor, seyirce kalmakta bir nevi o katliamları onaylamakdır.
Aslında Kürdistan tarihine baktığımızda tarihin her döneminde Kürtlere karşı büyük katliamlar gerçekleşmiştir. Bunu ‘Kürdistan’ın’ dört parçasında uygulamışlardır. Bu katliamların önüne ancak ‘Kürdistan’ın’ dört parçasındaki Kürtlerin ulusal birliktelikleriyle mümkün olur. Bir daha Halepcelerin, Qamişloların, Şeyh Saitlerin, Dersimlerin, Zilanların, Roboskîler’in yaşanmaması için ulusal birlik şart.

enes_gulen@hotmail.com