Bugün, 16 Mayıs 1916 yılında imzalanan Sykes-Picot anlaşmasının yüzüncü yıl dönümü. Fransa, İngiltere ve Rusya arasında yapılan bu gizli anlaşma Ortadoğu’nun emperyalist güçler arasında paylaşılmasını içeriyordu. 

Fransa ve Britanya arasında önceki yıllarda da bölgedeki çıkarlarını karşılıklı güvenceye almak, özellikle sömürgelerine uzanan Süveyş kanalını güvende tutmak için çeşitli görüşmeler ve anlaşma yapılmıştı. Ancak Sykes-Picot anlaşması kapsamı itibariyle çok daha genişti ve güçler arasında gizli yapılan bir anlaşmaydı. Ne var ki, 1917 Ekim devrimi durumu değiştirdi ve Rusya bu anlaşmayı ifşa etti. 

Sykes-Picot gizli bir paylaşım anlaşmasıydı. Sonrasında yapılan değişiklikler bu anlaşmada çizilen sınırları değiştirmiş olsa da anlaşmanın özü hep korundu. Ortadoğu haritası şekillendirilirken geçerli özne hep emperyalist güçler oldu. Sonrasında resmi ve açık şekilde yapılan 1919 Paris Barış Konferansı, 1920 San Remo konferansı ve 1923 Lozan konferansı gizli ve korsanca yapılan Sykes-Picot anlaşmasında düzeltmeler yapılarak resmiyete kavuşturulmasıydı. Keza Sykes-Picot bölgede söz sahibi birçok tarafı içinde barındırmıyordu ve Fransa ile Britanya açısından sürekli arıza yaratacak durumdaydı. Sonraki konferans ve anlaşmalar bu korsan anlaşmada değişiklikler yaparak resmiyet kazandırdı. 

Bu anlaşma bölgenin yüz yıllık haritasını ve bu haritada cereyan edecek sorunları belirlediği gibi, 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla ikiye bölünen Kürdistan'ı, bölgede daha sonra oluşturulacak Fars, Türk ve Arap ulus devletleri arasında paylaşarak, Kürdün toplu katliamının “meşru” yollarını da açmış oldu. 

Ne var ki, Kürtler bu durumu hiç kabullenmedi. 1925 Şeyh Sait ayaklanmasından, Zilan, Dersim ve sonrasındaki sonu gelmeyen Kürtlerin özgürlük mücadelesi hep katliamla bastırılmış olsa da, Kürtler kendi ülkelerinde özgürce yaşamaktan hiç vaz geçmedi. 

Sykes-Picot ve sonrasındaki anlaşmalar çerçevesinde birçok halk tedib-tenkil, soykırım ve asimilasyon rüzgarı önünde yok olup giderken ya da toplumsal dokuları tümden yok edilirken, Kürtler bu fırtınaya karşı durarak varlıklarını bugüne kadar korumayı başardılar. Dolayısıyla 20.yy Kürtler açısından var olma ve ayakta kalma mücadelesi olarak geçti. 

Ancak ibretlik olsun diye önderleri sürekli darağaçlarında sallandırılan, nehirleri kadınların ve çocuklarının kanlarıyla kızıla boyatılan Kürtler, 1970’li yıllarla birlikte yeniden diriliş günlerine başladı. Kürt halk önderi Abdullah Öcalan öncülüğünde gelişen PKK hareketi emperyalistlerin ve işgalci bölge ulus devletlerinin zulmüne karşı çıkarken, Kürtler açısından yeni bir sayfa açılıyordu. 

Uğradığı soykırımlarla, güç ve moralden düşmüş bir toplum yeniden öz güvenini kazandı. Kendi tarihi kökleriyle buluşma, toplumsal değerlerini yeniden kuşanarak sömürgeciliğe başkaldırma PKK hareketinin yüz yıllık sömürgeciliğe en büyük darbesi oldu. Ulusal karakteri Kürtler arasında çizilen yapay sınırları yok ederken, enternasyonalist kimliği bölge halklarıyla buluşmasını ve giderek dünyaya açılmasını sağladı. İşte küresel ve bölgesel güçlerin Kürdistan merkezli Ortadoğu üzerinde uyguladıkları Sykes-Picot ve sonrasındaki paylaşım anlaşmaları resmiyette devam etse de, fiiliyatta giderek hükmünü bu mücadeleyle yitirdi. 

Yüzüncü yılına giren Sykes-Picot anlaşmasının Kürtler ve kendi ülkelerinde özgürce yaşamak isteyen halklar nezdinde hiçbir zaman olmayan meşruiyetinin yanında artık hiçbir fiili geçerliliği de yoktur. Bölge vazgeçilmez olarak yeniden şekillenirken Kürtler yüz yıl sonra bölgenin en dinamik güçleri olarak sahnedeler ve kendi kaderlerine kendileri hükmediyorlar. Sonuçsuz kalan Cenevre 1,2,3 görüşmeleri artık otel odalarında bölge haritasının çizilemeyeceğinin en somut kanıtıdır. 

Ancak Kürtlerin önündeki en büyük sınav ulusal birliklerini sağlama alacak oluşumlara gitmektir. Yüzüncü yılında Sykes-Picot’a ve sonrasında Kürtlerin ülkesini resmi olarak parçalayan Lozan’a verilecek en iyi cevap ulusal birlik olacaktır. Fakat bu, iktidarı uğruna dar bölgesel siyasetle, sınırlar arasına kendi elimizle sınırlar çizmekle, Rojava gibi Kürtlerin yüzyıllık kazanımı olan bir bölgeye ambargo uygulamakla olacak bir durum değildir. Bu yanlışlardan dönmenin, birliği sağlamanın ve özgürlüğü garantiye almanın imkanları hiçbir zaman olmadığı kadar bugün mevcuttur. Yapılması gereken bu gerçekliğe denk bir siyaset ve mücadele geliştirmektir.