
Ortadoğu’da yeni dengeler kuruluyor. Eski antlaşmalar fiilen hükümüzleşiyor. Kürtler Suriye’de Batı Kürdistan’ı inşaa ederek bu hükümsüzlüğü ilan etmiş durumda. Eski statükolar yıkılırken, belki de ilk kez halklar sürece bu kadar etkin müdahil oluyor. Uluslararası güçler ise halk devrimlerini manipüle etmek için yeni politikalar oluşturuyor. Yazar ve akademisyen Dr. Haluk Gerger ile Ortadoğu’da yaşanan yeni gelişmeleri ve bunun yol açacağı sonuçları konuştuk.
Ortadoğu son birkaç yıldır oldukça hareketli. Arap Baharı olarak ifade edilen bir süreç yaşanıyor, rejim ya da iktidar değişiklikleri söz konusu. Son yıllarda yaşananları neye bağlıyorsunuz? Bunun sosyo-politik ve sosyo-ekonomik temelleri nelerdir?
Yakın tarih penceresinden baktığımızda, Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren Arap dünyası toplumsal muhalefet ve direniş dinamikleriyle hep kıpır kıpır olagelmiştir. Önce Osmanlı tahakkümüne, ardından da klasik Batı (İngiliz-Fransız) sömürgeciliğine karşı ortaya çıkan bağımsızlık-egemenlik taleplerinden başlayarak gelişen halk hareketleri, Soğuk Savaş’ta Amerikan hegemonyasına, Siyonist saldırganlığa ve Arap işbirlikçiliğine yönelik olarak sürmüştür. Daha sonra da, halk direnişlerini kendi kalıbı içinde eriten, Nasırcılıktan Baas’a, ulusalcı rejimlerin devlet kapitalizmi, büyük bir çürüme süreci başlatmıştır.
Bu tablonun sorumlusu değil aksine kurbanı olan çilekeş yığınların canhıraş insanlık arayışıdır bugün tanık olduğumuz Arap isyanları. Birinci Dünya Savaşı’ndan başlarsak, uzun mücadele ve direniş serüveninde son 20-30 yılın çürütücü ölü toprağı altına gömülen baldırı çıplakların, bir ara sonsuza dek düşürüldükleri sanılan yeryüzünün lanetlilerinin ayağa kalkma, insanlıklarını hoyrat ellerden kopartıp geri alma hamlesidir son gelişmeler. Kuşkusuz, geçmişin bütün yükünü sırtında taşıyarak, örgütsüz, önderliksiz, politik netlik ve ideolojik vuzuhtan büyük oranda yoksun bir biçimde başlamıştır süreç ama işte tarih de böyle yazılıyor ve devrimler de böyle yapılıyor.
Türkler gibi kendi uykusunda Arapları küçümseyip “onlardan bir şey çıkmaz” diyenlerle her kerameti emperyalizmde arayan güce tapanlar dışında kalan herkes isyanların yerel kaynaklarını biliyor. İsyan kıvılcımı bütünüyle içsel dinamiklerden kaynaklanmıştır. Dünya ekonomik bunalımının etkileri bile ikincil kalmıştır. Emperyalizm ise, süreç başladıktan sonra gelişmelere müdahil olmuştur. Önce, Tunus ve Mısır’da, eski rejimin kalıntılarıyla birlikte geri çekilip ödünlerle örülmüş bir restorasyonu dayatmaya çalışmıştır. İlk şaşkınlık sonrasında, ikinci aşamada, Libya’da olduğu gibi, doğrudan müdaheleye geçip devrimi çalmaya girişmiştir. Şimdi üçüncü aşamada da, Suriye’de görüldüğü gibi, varolan meşru, demokratik hoşnutsuzluklara doğrudan el atıp dışardan güdümlemeye, giderek, iç savaşı kışkırtıp müdahale koşulları oluşturmaya çalışmaktadır emperyalizm.
Suriye’de iktidarın değişmesi veya değişmemesi neden bu kadar önemli? Bu önem Suriye’nin tarihsel olarak Ortadoğu’daki konumundan mı ileri geliyor?
Suriye’ye ilişkin bir analizin başlangıç noktası, bu ülkenin, Mısır ve Irak’la birlikte, Arap Ortadoğusu’nun tarihsel, politik, düşünsel beynini oluşturduğu gerçeğinin tesbiti olmalıdır. Baas ideolojisinin kaynağının da bu ülkeden çıktığı unutulmamalıdır. “Büyük Suriye” bir tarihsel, politik ve coğrafi gerçekliktir Arap dünyasında ve etkisi de buradan kaynaklanır. İkincisi, İsrail’le “toprak sorunu” (Golan Tepeleri) olan ve bu nedenle de Siyonist Devlet’le uzlaşması nesnel olarak mümkün olmayan bir konumda bulunmasıdır. ABD ve Batı içinse, İsrail ile barışma yani ona boyun eğme, bütün Arap ülkeleri için yeni düzene kabul edilmenin önkoşulu. Üçüncüsü, Suriye, bir yanıyla, İran’ın “güvenlik hinterlandı”nın en önemli parçası. Dördüncüsü, Arap aleminin küreselleşmeye eklemlenmesi ve Yeni Dünya Düzeni’ne entegre edilmesinin Suriye olmaksızın tamamlanamayacağı gerçeği. Özel olarak ABD’nin tek taraflı müdahale ve rejim değiştirme yetkisinin, henüz hukuki bir norm olarak olmasa da, de facto meşruiyetinin yerleştirilmesi sürecinde atlanması gereken bir eşik Suriye aynı zamanda. İki kutuplu, yani Sovyetler sonrası “Dünya Düzeni”nin hukuki altyapısı ve stratejik gerçekliğinin bu biçimde şekillenmesinden duydukları korkudur son tahlilde Rusya ve Çin’in Suriye’ye verdikleri destek. İşler aksi yönde gelişirse, o dünya düzeninde sıranın onlara stratejik yakınlıktaki yerlere de geleceğini çok iyi biliyorlar. Yani işin bir global düzen boyutu da var Suriye’yi “önemli” kılan.
Suriye’deki iç dengeler ne durumda? Suriye’de yaşayan Kürt, Arap, Dürzi, Asuri, Ermeni, Alevi, Hıristiyan halklarının üzerinde, bu kaos-savaş nasıl bir etki bırakacak? Bu halkların geleceğini neler bekliyor?
Sömürgeciliğin kurduğu Ortadoğu düzeninin konumuz bakımından iki ayırdedici özelliği var. Birincisi, Arapların bölünmesi, Suriye gibi parçaların ayrıca parçalanması, Ürdün gibi yapay, hiç varolmamış, hatta halkı olmayan devletçiklerin kurulması, buralarda birbirlerine düşman aile ve aşiretlerden yönetimlerin oluşturulması, mikro milliyetçiliklerin geliştirilmesi. İkincisi de, bu cetvelle çizilen sınırlar içine farklı mezhepsel, dinsel, kültürel ve etnik kimliklerin adeta tıkıştırılması, iç çelişki ve çatışma adacıklarının oluşturulması. Etnik ve kültürel husumetleri kışkırtan yapısal eşitsizliklerle örülmüş böyle bir durumda, bu türden kaoslar iki yöne de evrilebilir; ya, halklar birbirini kırar ve zalimler onların kanı üzerinden kendi iktidarlarını kurarlar ya da ortak kavgada kardeşleşen halklar içine kıstırıldıkları tuzakları parçalar, yeni bir özgürlük ve eşitlik zeminini yine kendileri inşa ederler. Zalim yerel rejimler ve emperyalizm bakımından yaşamsal tehlike bu ikinci olasılıktır ve onlar ellerindeki tüm olanaklarla bunu önlemeye çalışacaklardır.
Kürtler Suriye’de savaş-kaos ortamında yaşadıkları bölgelerde denetimi barışçıl yöntemlerle ele aldı. Demokratik Özerklik’i inşa ederek kendi kendini yönetmek istediklerini açıkladılar. Kürtlerin bu yeni atılımı ne tür siyasal sonuçlar doğuracak?
Halkların topyekün bölge çapında özgürleşmesi ve bu zemin üzerinde yeni bir Ortadoğu inşa edilmesi sürecinde, Filistinliler ve Kürtler stratejik konumdadırlar. Her iki halk da, bölgenin yerleşik zalim rejimleri ve müttefikleri dış güçlerce köleleştirilmişlerdir. Aslında, her iki halk da, özgürlük mücadelelerinde öteki bölge halklarınca da yalnız bırakılmışlardır. Filistinliler, yıkıcı rejimlerin bir oyuncağına, manipülasyon ve meşruiyet aracına dönüştürülüp kullanılmışlardır. Kürtler ise, hem rejimlerin, hem bizzat hakim halkların, Türklerin, Arapların ve İranlıların, hem de emperyalistlerin açık zulmüne hedef olmuşlardır. Bu iki halkın direnişleri, yani Filistin ve Kürt Baharı aslında Arap Baharı’ndan çok öncelerine uzanmaktadır.
Kürtlerin kazanımları demokrası olarak geri döner
Kürtleri ezen halkların kendileri de özgür olamamışlar ve militarizmle şovenizmin tutsaklığı altında kendilerini de tüketmiş, çürütmüşlerdir. Pek çok insanın asıl göremediği gerçeklik budur. Yani, Kürdün özgürlüğüyle öteki ezen halkların kurtuluşu arasındaki organik bütünlük iyi değerlendirilememektedir. Bu açıdan bakıldığında, Kürtler ve mücadelesi, Bölge’nin en temel demokratik dinamiğini oluşturmaktadır. Bugün Kürtlerin kazandığı her hak, o ülke içindeki öteki tüm halklara demokrasi ve özgürlük olarak geri dönmektedir. Kürdün elde ettiği her kazanım, her hakim halkın, her azınlık etnik ya da kültürel yapının da kazanım hanesine otomatikman yazılmaktadır nesnel durumun doğası gereği. Kürt mücadelesi sadece hukuki düzlemde değil, hayatın her alanında, özellikle de sosyal ilerlemede ve düşünsel planda, siyasi ve ekonomik gelişmede, toplumsal yapının hücrelerinde müthiş ve her zaman kolayca görülemeyen olumlu etkiler yapmakta, demokratikleşmeye derinlik kazandırmaktadır. Hakim halklar çoğu zaman ellerini taşın altına hiç koymadan ve hatta Kürtlere karşı mücadeleyi aktif biçimde desteklerken bile, onların mücadelesinin olumlu sonuçlarından yararlanmaktadırlar. Kürt mücadelesinin bu boyutu hayatidir. Kürde uzanan her zalim silah bir bumerang olup hakim halkları vurmakta, buna karşılık onun her kazanımı da yine hakim halklara hak-hukuk- demokrasi, ilerleme, özgürlük, refah olarak geri dönmektedir. Dünyada çok az özgürlük savaşımı kendine düşman olanlara da bu kadar kazanım vadetmemiş ve bunu fiilen vermemiştir.
Şimdi Suriye’de Kürtler bireysel kimlikten toplumsal statüye geçişin sırat köprüsündeler. Bu, aynı zamanda, Kürdistan’ın hoyratca parçalanmış organik bütünlüğünün yeniden örülmesine son derece kıymetli bir ilmik eklenmesi anlamına gelmektedir. Üçüncü olarak, mutlaka milli eşitlik temelinde yeniden tanımlanıp inşa edilmesi gereken halkların kardeşliğine ve yeni Ortadoğu’ya doğru atılan görkemli bir adım da olacaktır bu. Zalim rejimlerin sonu, işte bu yeni sürecin başlangıcı demektir. Nihayet, bölge’deki etnik, dinsel, mezhepsel, vb. farklılıkların eşitlik ve özgürlük temelinde yeniden bağdaştırılmasının bir adımı olarak Kürt özgürleşmesi, emperyalist müdahalelerin can damarını da kurutacak, Bölge’yi bir de böyle kurtaracaktır. Militarist ve şoven manipülasyonların zemini ortadan kalktıkça da, yerel egemenlerin beslendikleri atmosfer de sönümlenecektir. Sözünü ettiğiniz yeni Kürt atılımı bence böylesi stratejik bir önem, hayati bir değer taşımaktadır bağrında.
Statü kazanmış Batı Kürdistan bölgesi, hem Türkiye hem de bazı Arap ülkelerinde şaşkınlık ve panikle karşılandı. Bu yeni durum bölgenin statükocu güçlerini nasıl etkileyecek?
Esad’lı ya da Esad’sız bir Suriye de olsa, artık, Kürtsüz bir Suriye, Kürtsüzleştirilmiş ve boyunduruk altına alınmış bir Batı Kürdistan olmayacaktır. Aynı biçimde, Batı Doğu’suz, Kuzey Güney’siz olamayacağına göre, her parçanın içinde yer aldığı ülke bu durumdan doğrudan etkilenmektedir kuşkusuz. Ortadoğu’nun statükosuz Kürt gerçeğine dayalı statükosu yıkılmıştır fiilen. Yeni statüko mutlaka Kürdün milli statükosunu içerecek biçimde kurulacaktır. Bu, Irak’ta oldu ve gelişiyor, olgunlaşıyor. Suriye, eşiği aştı. Kürdistan bölgesini resmen tanımış olan İran halkının bu gerçeklikle samimi barışması-buluşması belki daha kolaydır. Sorun, hayatla inatlaşmayı, Ortaçağ bağnazlığını, militarist-şovenist tutsaklığı yaşam tarzına dönüştürmüş Türkiye toplumu ve devletindedir. O kendi dinamiklerine bırakılırsa yeni ve daha koyu karanlıklara meyleyecektir belki ama buna takatı yetecek midir, buna Kürtler ve hayat izin verecek midir, asıl mesele burada yatmaktadır.
AKP Hükümeti Batı Kürdistan’daki yeni gelişme sonrası Kürtlerin tümüne yönelik açık bir tutum içerisine girdi, -ki Başbakan Erdoğan, bu oluşuma eyvallah demeyeceği tehdidinde bulundu. Devlet ve hükümet, Kürt halkıyla ilgili yeni bir politika üretebilir mi?
Her yerdeki Kürdü tehdit olarak görmek gelmiş geçmiş bütün iktidarların paylaştığı bir devlet politikasıdır. Bu, Kürdistan’ın tarihsel bütünlüğünün bir itirafıdır da aynı zamanda. Güney Kürdistan gerçekliği zoraki olarak kabullenilmişti, hayatın ve efendi ABD’nin bir dayatmasıydı. Zaten şimdi hükümetin görüşü de bunu teyid ediyor: Söylenen şudur: “Biz Irak’ta askeri gücümüzle temsil edilen bir varlık elde edemediğimiz için oradaki gelişmelere müdahale edemedik ve Kürt gerçekliği ortaya çıktı. Bunun Suriye’de de tekrar etmemesi için tampon bölge ya da doğrudan işgal biçiminde mutlaka Suriye gelişmelerinin içinde olmalıyız.” Türkiye’nin Suriye siyasetini baştan beri belirleyen stratejik ilke buydu. Şimdi Batı Kürdistan’da ortaya çıkan gelişmelerle birlikte bu ilkenin pratiğe yansıtılması TC bakımından aciliyet kazanmış oldu. Burada “tampon bölge” kavramı daha somutlaştı Türkiye için. “Tampon Bölge”den kasıt, Türkiye’nin askeri varlığıyla Kürt oluşumunu ezmek ve geri kalanını da denetim altında tutmak için bir ileri mevziyi, bir koçbaşı alanını tutmasıdır. Askeri varlıkla beslenen bir müdahale alanına sahip olmak, sadece Batı Kürdistan oluşumuna yönelik bir önlem olarak da düşünülmüyor. Bu, aynı zamanda, Güney Kürdistan üzerinde bir baskı aracı ve olası bir İran krizinde stratejik ileri karakol olarak da planlanıyor. Yani, “Tampon Bolge”nin askeri, politik, psikolojik etkileri planlanıyor, hatta Amerika’ya bile Irak’ta olduğu gibi tam serbestlik tanımamanın, Türkiye’nin müdahil olmasının stratejik altyapısı olma özelliği hesaplanıyor. Tabii buradan kötümser bir sonuç çıkarmak gerekmez çünkü hayat onların arzu ve hesaplarıyla şekillenmiyor. Aksine, TC’nin önemli ölçüde çaresiz kaldığı kanaatindeyim. Dolayısıyla, karşıt dinamikleri de düşündüğümüzde, bir kabul edilebilir çözümün de kendisini dayattığını, bu dinamiklerin örgütsel, askeri, politik, psikolojik, moral boyutlarının güç kazandığını görebiliyoruz.
Öcalan’ın durumu bir gösterge ve ölçüttür
Bildiğiniz gibi PKK Lideri Öcalan üzerindeki tecrit bir yılını geride bıraktı. Suriye’deki olaylar da son bir yıl içerisinde hız kazandı. Tecrit politikasının Suriye’deki gerginlik gözetilerek uygulandığına ilişkin yorumlar var. Siz tecrit uygulamasında bu durumun etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Türkiye, Kürt sorununun çeşitli boyutlarında kendisi açısından avantajlı gördüğü ilerlemeler kaydettiği sürece Öcalan üzerindeki tecrit sürer. Bu, Kürtleri baskılamanın, devlet terörünün, savaşın doğal, kaçınılmaz uzantısıdır. Buna karşılık, Kürt dinamiği güçlenip TC’yi sıkıştırdıkca, şiddet ve savaş kendisini vurdukça, devletin Öcalan’a ihtiyacı da artar. Bu da savaş dışı seçenekler arayışının doğal, kaçınılmaz uzantısıdır. Öcalan, hem savaşın, hem çözümün bir tarafı olduğu sürece diyalektik böyle işler. Kimbilir işler onlar açısından rayından çıktıkça, hükümet Öcalan’a başvurma ihtiyacı da duyar. Aslında böylesi bir kapı şu anda belki açılmıştır da. Öcalan’ın durumu bir bakıma bir gösterge ve ölçüttür de; hem Kürtlerin büyük çoğunluğu için, hem hükümetin niyetlerini okumak ve durumun tahlili için, hem de gidişatın yönünü kestirebilmek bakımından. Öcalan sadece PKK’ye ya da genel olarak Kürtlere değil belki hükümete de perspektif kazandıracak bir kaynak. Tecrit, bu kaynağın kurutulmasıdır ki, bundan herkes zarar görür, işler iyice içinden çıkılmaz hal alır, savaş, kan ve gözyaşı hepimizin geleceğini karartır. Belki sonunda Kürtler bir biçimde, en ideal koşullarda olmasa bile, kendilerini kurtarırlar ama Türkiye insanların birbirini yediği bir anarşik faşizmin girdabından asla çıkamaz.
Dolayısıyla, demokratik güçler işbirliği içinde hayata örgütlü müdahale olanaklarını geliştirmelidirler. Tabii bu noktada özellikle devrimci sola büyük görevler düşüyor. Ben beklerdim ki, şimdi her yerde solcular “Batı Kürdistan’la dayanışma” inisiyatifleri kursunlar. Suriye halkı, elbette Baas rejimine ve emperyalizme karşı korunmalı. Ama aynı zamanda Kürtler de “Suriye Araplığı” içinde eritilmemeli, onlar da Baas rejimine, emperyalizme, Türk militarizmine ve muhalefetin anti-demokratik inkarcılığına karşı savunulmalı. Bunu ilk yapması gereken devrimcilerdir elbette. Biz devrimciler Türkiye’nin Batı Kürdistan’dan elini çekmesini talep ederek bugünkü konjonktürde her yerdeki Kürt halkıyla dayanışmayı örebiliriz.
SERDAR ENGİN / ZANA KAYA