Türk Başbakanı, eski bir sokak simitçisidir. Sayısız sokak simitçisi, günün birinde Başbakan olma hayaliyle, ortalığı velveleye veriyorlar. Tıpkı bir zamanlar, İbrahim Tatlıses taklitçilerinin, ses sese şarkı söyleme adına, inşaatları bağırmaya boğmaları gibi…

Taklitçiler geçidi devam ede dursun, Kürt ve genelde Kürdistan sorunu, buhara tutulmuş, sonra ısıtılıp, "taze" çığırtkanlığıyla iştahları kabartarak, onu, bunu kandırıp, dolandırmaya benzemiyor.
Bir seçim daha geçirme kurnazlığına kurban edilemiyor.
Bölgeyi kana boğmak için, kan görme hastalığına tutulmuş gibi kapı kapı dolaşan, kabul gördüğü dünya kurullarında "ben savaşın gönüllüsüyüm" diyen, içeride karşıt bildiği bütün kat, katman, inanç ve aidiyetlere savaş ilan eden, şehirlerin havasını zehirli gaz, sokakların sükunetini ölü ve yaralı taşıyan ambulansların siren sesleriyle dolduranların kafası, Kürt gerçeğini algılama, anlamaktan uzak, kapasiteleri yetersiz.
Çünkü bu, uyanmış, uluslaşma aşamasını tamamlamış, dolayısıyla kolay kolay oyalanıp, sonra kandırılmaya gelmeyen bir halkın, yani Kürtlerin büyülü bir sevdası, onur davasıdır.
Simitçi kurnazlığıyla, bin yıllık beraberlik, olmamış kardeşlik masalıyla onları uyutup, kendine yamamak da mümkün değildir. Çünkü Kürtlerin isyanı, yamanın öteki adı olan asimilasyonladır.  
Bir yalanı yüzlerine vurmak için bıkmadan tekrarlıyoruz: Hangi bin yıllık beraberlik ve kardeşlik? Kiminle, nerede ve ne zaman?
Kürtler, Roma ve Bizans’tan sonra, "Roma Reş" dedikleri Osmanlı ile yan yana, ama kendi evinin (ülke) efendisiydi. Osmanlı'da, kendine Türk diyenleri kapısından kovacak kadar "Türk"tü. O kadar Türk'tü ki, ordusunda ilaç niyetine, Türk kimlikli bir tek paşa yoktu, olmadı.
Kürtleri kendilerine yamama taklaları arasında, bin yıllık beraberlikten söz ediliyor, fakat Türk devletinin tarihi, yüz yıllık bile değildir. Halkı da çeşitli kavimlerden devşirmedir. Günün Başbakanı bile, Türk olmadığını (Gürcü) söylüyor. Ama Kürtlere, "tek" üzere parmak sallayarak Türk yapmak istiyor.   
Her neyse, kimin aslı, nesli nedir bizi ilgilendirmiyor. Fakat Kürtler, herhangi bir Orta Asya’dan gelmiş göçmen olmadıkları gerçektir. Ülkelerinin yerlileridir. Ama yurtları işgal, hak ve  özgürlükleri gasp edilmiştir.
Bugün yaşananlar, gasp, inkar ile zorlama yamama olan asimilasyona isyandır. Kürtler, acılı yağmurlar, soykırım köprülerinden geçerek bir, beraber olmayı öğrenip, uluslaşarak, yenilmez güç haline geldikleri halde, barışa dair bir ışık görünce, "belki" umuduyla, bir kere daha dört elle sarıldılar. "Süreç" denilen, gerillanın dağlardan çekilme olayı buydu. Barışa ilmiklenmiş umut…
Ama olmadı. Çünkü muhatapları, kalpazan simitçi kurnazlığıyla, bunu, zayıflık olarak gördü. Barış istemini, seçimde oy artırmanın oyalamaca, kandırmacasına çevirdi. Hileli zeminde barış mümkün değildi. Kesinti ve çöküntü başladı.
Ha, Kürtler uluslaşarak, bölgesel sahnede güç olduğu tesbiti, bana ait değildir. Dünya, alem görüyor ve söylüyor.
 Dinciler arasında vicdanın sesi olan Prof. Mehmet Bekaroğlu da Evrensel gazetesinde yayımlanan röportajda, bu gerçeği teslim ediyor ve şöyle diyordu:
"Kürtlerin, artık gecikmiş bir şekilde de olsa, bir ulus olarak, tarih sahnesine çıktıkları açık. Bu ulus, bugüne kadar baskılandı, öldürüldü. Bu ulusun başına vuruldu. Ama şartlar, konjonktürel gelişmeler, kendi verdikleri mücadele; Kürtler artık bir ulus. Dört ülkeye dağılmış bütün Kürtleri kastediyorum."
Kürtler dün, dağınık ve dolayısıyla zayıftı. Her köy, köylerden giderek bölgeler, aşiretler kendi içine kapanık birer dünyaydı. Kopukluğu fırsat bilen öldürmeye tapıcı kırımcı ruhlar, onları tek tek avlayıp, boğmayı zafer sandılar.
Onların zafer sandığı zulüm Kürtlerin işine yaradı. Uyanıp, bir ve beraber olmayı öğrenip, uluslaştılar.
Savaşa tapanlar, kendilerine yakışanıyla, soykırımda yeni Zilanlar, Dersimler yaratmaya heveslenip, Kürdistan'ı baştan başa Roboskîleştirmeye kalkışsalar bile Kürtleri dize getirmeleri, Kürdistan'ı bastırmaları, artık mümkün değildir.
Uluslaşma ruhuyla örgütlüdür, çünkü. Bir avuç gerillasının, kırık, dökük tüfeklerle, NATO’nun ikinci büyük ordusunu ne hale getirdiği ortadadır.
Onun için "verdiğimle yetin" dayatmacılığı, sadece ve yalnız savaş dayatmacılığıdır. Tek çözüm çıkışı ise insani yol olan barışın dilinden geçmektedir. Kan damlayan kirli postalı Kürtlerin onuru üstünden kalkmasındandır…
Kalpazan simitçi kurnazlığı ve Kürt tarafını karalama kampanyaları çözümsüzlükte direnmektir.