Din olgusu başlangıçta bir inanç sistemi olarak gelişmiş ve bu doğrultuda da şekillenmiştir, ancak daha sonraki süreçlerde inanç gerçekliğinden kopartılan din egemenlerin bir yönetim aracı haline getirilmiştir. Bu durumu daha net bir biçimde ele almak gerekirse; devletçi sistemin olgunlaşıp geliştiği bir süreçte, bu rol çok daha etkili ve hissettirici bir tarzda oynatılmıştır, diyebiliriz. Dikkat edilirse insanlar arası sınıfsal olgunun kendisi devlet halini almıştır. Bunu etraflıca açmak gerekirse pekişmede “maya” rolünü üstlenmiştir. Çünkü bugün dini, devlet, siyaset ve yönetim olayı olmadan değerlendirmek mümkün olmamaktadır. Tabii bu da genelde Ortadoğu özelde ise Türkiye ve ağırlıklı olarak Kürt toplumunda, yaşanan krizin merkezinde egemenlerin iktidar aracına dönüştürdüğü ve siyasallaştırdığı din gerçekliğinin olduğunu göstermektedir.
Dinin aşırı siyasallaştırılması durumu; toplumların manevi yaşantısını ifade eden din ve inanç gerçeğinin bu denli düşürülmesi, iktidarın bir aracı haline getirilmesi, ayrıca günümüzde de AKP ve cemaat ittifakı doğrultusunda, bu özellikler ekseninde kullanılması insanlık açısından oldukça handikabı oluşturmaktadır. Denilebilir ki tüm canlılığıyla yaşayan bu gerçekliğin özünün kavranmaması, beraberinde insanlık adına büyük tehlikeleri doğuracaktır. Zira İslam adına hareket ettiğini iddia ederek toplumun dini duygularını istismar eden bir egemenlik kültü vardır ki, bu istismarcı, sömürgeci ve tahakkümcü kesimlere karşı demokratik komünal geleneği, koşulsuz korumak gerekir. Aksi takdirde Ortadoğu kaosu kendi Rönesans, reformasyon ve aydınlanmasını yaşamadan, son iki yüz yıllık “batılı cilayla makyajlanmış” binlerce yıllık despotizmden kurtulamaz.
Aslında dini iktidar tekeline dönüştürmenin ideolojik arka planı Hz. Muhammed’in ve satının hemen ardından başlamaktadır. Hatta İslam tarihinde yaşanılan taht mücadelesinin kökleri de, bu süreci işaret etmektedir. Hz. Muhammed daha hasta yatağındayken, onun ölümünden sonra ondan doğan boşluğun kimin tarafından doldurulacağı ve İslam devletine kimin hakim olacağı hesapları yapılmaya başlanmıştır. Özünde iktidar güçlerinin bir koalisyonu olan devlete sahip olmak için Hz. Muhammed sonrasına dönük mücadelelerin olması mevcut paradigma nedeniyle kaçınılmazdır. Zaten zihniyet devlet ufkunu aşamamıştır. Çünkü devletleşmeyle sorunları çözmeye çalışan bir paradigmadır. Dolayısıyla devlete kim sahip olursa, mevcut paradigma nedeniyle onun çözüm olma gücü artacaktır. Bu durumu daha anlaşılır kılma açısından, Hz. Muhammed’in henüz hayattayken uygulamaya aldığı “yerini doldurma” hamlelerini de kısaca açmak gereken ektedir. Hz. Muhammed’in hastalığında iktidar mücadelesinin ilk belirtisi peygamberin dışında kimin namaz imamlığı yapacağı hususundaki tartışmalarda ortaya çıkmıştır. Hz. Muhammed’in hasta olduğu zamanlarda, Ebu Bekir’in onun yerine imamlık görevini üstlendiği kimi rivayetlerde geçmektedir. Rivayetlere göre oluşan boşluğu doldurmak için öncelikle Ebu Bekir ve Ömer arasında bir mücadele başlamıştır. Bu çelişkiyi Hz. Muhammed’in “Ebu Bekir’e söyleyin namazı kıldırsın”, eğer o imanete geçemezse insanlar halifeliğine itaat etmezler. Sözlerinin bizzat Hz. Muhammed tarafından söylendiği bir gerçeklik olarak halk ağzında yaygınca konuşulmaktadır. 


Emeviler ve İslam’ın özü...

İktidar olgusu mevcut hastalığını İslam dini üzerine dolayarak onun birçok noktada farklılaşmasına yol açmıştır. Bu durum daha çok İslam’la yaşadıkları yapısal sorunları ve çelişkileri gözettiğimiz de gerçekleşenin özünde İslam’la alakasının olmadığını görürüz. Mesela yaklaşık yirmi yıl gibi bir süre halifelik yapan Muaviye, bu süreç sonunda yerine oğlu Yezid’i halife olarak hazırlamıştır. Muaviye’nin bu hamlesel çıkışıyla beraber halifelik statüsü tüm dini içeriğinden, yerelliğinden arındırılarak babadan oğla geçen saltanatlık sistemine dönüştürülecektir. Bu durum, yani eşitler arası birincilik yönetmeliğini de bir nevi işlevsiz kılarak 750’ye kadar (Emevilerin yıkılışı) devam edecektir. Bu çerçevede denilebilir ki Emeviler’le birlikte İslam özünün bir tarafa bırakılıp tamamen egemen üst sınıfların hakim olduğu karşıt İslam kendini hakim kılmıştır. Böylece karşıt İslam’la, öz İslam arasındaki çelişki de başlamıştır. Yani Emeviler dönemi ile birlikte resmi olan İslam’ın tümüyle toplumsallığını ve ahlaki özelliklerini yitirip bir egemen kültü haline geldiğini belirtmek de bugünkü siyasal İslam’ı doğru değerlendirmemize katkıda bulunacaktır.
Şüphesizdir ki bu çalışmanın amacı İslam tarihini yazmak değildir. Daha çok mevcut günümüzde iktidar erklerinin en çok oynaştığı din halini alan İslam’ın, ne denli kullanılıp ta özünden koparılışını kitlelere ulaştırmaktır. Konunun daha iyi anlaşılması için Kürt ve Türk halklarının İslamiyet’le nasıl tanıştıklarına da değinmek yerinde olacaktır.
Kürtlerin ve Türklerin Müslüman olduğu tarih artık İslam’ın özünü kaybettiği ve devletçi zihniyetin hakim olduğu bir süreçtir. İslam orduları “Muhammed Arap’tır, cennetin Halkı Arapça konuşur, Kuran Arapça yazılmıştır” sözüyle hareket etmektedirler. Yani bir Araplaştırma eğiliminin yaygın olduğu ve “din de zorbalık yoktur” sözünün tamamen yok edildiği bir süreçtir. Bu doğrultuda artık İslami söylem herhangi bir devletin anayasası gibi bir işlev görmektedir. 1071’den itibaren Anadolu’ya da yerleşen Türk boyları, İran içlerine doğru girerken İslam’la tanışmaya başlarlar. Türk boyları bu zaman diliminde sosyal, siyasal alanda kabileler, aşiretler şeklinde bir örgütlenmeye sahiplerdi.
Kürtler, Hz. Ömer döneminde, Türkler ise Emeviler zamanında İslamiyet’i kabul etmiştir. Tabii ki İslam’la pekişme, tanışma ve içselleştirme hususlarında sosyolojik temelde de her iki halk arasında farklılıklar vardır. Mesela İslamiyet’in kabulünde Türkler ciddi bir direnme göstermemiştir. Bunu bir nokta da yeni yurt edinme, coğrafyayla kaynaşma, arayışı içinde iken karşılarına Müslümanlardan oluşan bir halklar okyanusunun çıkmış olması belirleyici olmuştur. Ancak bu durum Kürtler için geçerli değildir. Kürtler Mezopotamya’nın en eski halklarındandır. Ayrıca M.Ö. 12 000-11 000’lerde açığa çıkan Neolitik tarım ve köy devriminin oluşuna da büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Bu doğrultuda Kürtlerin İslamiyet’i kabulünün büyük kuşatmalar doğrultusunda uygulanan askeri zor politikaların bir sonucu olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Hz. Ömer döneminde gerçekleşen askeri seferlere karşı Kürtler, ilk başlarda bir kimlik ve yurt savunması yapmışlardır. Bu direnişler kabile ve aşiret önderleri ya da din adamları ile birlikte tüm toplum tarafından yürütülmüştür. Tabii ki burada aşiret ileri gelenleri ile tabansal halk kitlelerinin arasında oluşa gelen İslam’a bakış ve kavrayış farkını da kısaca ele almak gerekir. Kabile ya da aşiret ileri gelenleri devletçi topluma yakın olduğu için kısa süre de devletçi sistem ile bütünleşirken ahlaki politik toplum özelliklerini yaşayan özellikler katmayı ihmal etmemişlerdir.

Hakimiyetin aracı tarikat ve cemaatler
Bugün iyi bir tarih okuyucusu, tarihten beri Kürtler üzerinde hakimiyet kurmanın veya onu özgürlükçü özünden saptırmanın temel aracı olarak bugün “teröre” ya da “bölücülüğe” karşı en etkili yöntem adı altında tarikat ve cemaatlerin devreye konulduğunu görebilmektedir. Zaten Türklerin özelde ise Osmanlıların İslam’a ve Bektaşilik şahsında tarikatlara nasıl yaklaştığını biliyoruz. Burada ortak yan toplumsallığın gelişmesinde temel kültür olan din ya da inanca yaklaşımın tümüyle iktidar ve çıkar odaklı olarak gerçekleşmesidir. Bektaşilik örneğinde de görüldüğü gibi ne kadar toplumcu olursa olsun, ilişki kurulan inanç örgütü de; bu iktidarcı yaklaşımın aracı haline getirilerek koparılmaktadır. Bu eksende dinin siyasallaşması her zamanın aracı haline getirilerek koparılmaktadır.
Dinin siyasallaşması her zaman dinde var olan ahlaki ve kültürel değerlere bir karşıtlık içinde olmuştur. Yani dine yaklaşım anlamında bugün dile getirilen siyasal İslam kavramı neredeyse o günden miras kalmış gibidir. Çünkü Türkler açısından İslam’ın kabulü siyasal bir tercih anlamındadır. Denilebilir ki İslam Türkler için bir yayılma, egemenlik kurma ve yeni yurtlar edinme ideolojisi haline getirilmiştir. Üstelik bu durum oldukça derindir, en genel anlamıyla bugün Türkiye’de nasıl ki bir yerlere gelmek için Türk olmak gerekirse, dinsel alanda da bu durum yaratılmıştır.
Şimdi Türkiye’de cumhuriyet sonrası dışlanan siyasal İslam’ın devlet içindeki asker-sivil bürokrasisinin bir kesimiyle uzlaşması da bu sürecin bir parçası olarak gelişmiştir. Bahsi edilen bu süreç ılımlı İslam yoluyla Kürt halkının özgürlük mücadelesini tasfiye etmek ve bu kazanımın ardından da Ortadoğu’yu egemen zihniyetin sömürü tezgahı haline getirilmesidir. Özellikle 1945 yılı ve sonrasında Sovyetler ve reel sosyalizmin faşizme karşı başarısı tüm merkezi uygarlık güçleri ve uydularında anti-komünizm mücadele dönemine girilmesine neden olmuştur. Bu güç odaklarının içinde Saidi Kurdi ve onun Nurcu cemaati de vardır. Saidi Kurdi görülmesine rağmen ısrarla devletle bir biçimde mutlaka ilişki geliştirme arayışı içinde olmuştur.

Türkeş ve Gülen’in ABD ile benzer ilişkisi
Fethullah Gülen ise Said Nursi’nin “devletle bütünleşmek” isteğini bugün ilkesiz bir biçimde ve dış güçlerin Ortadoğu’daki beşinci kolu olarak gerçekleştirmiş bulunmaktadır. Said Nursi bilimciliğiyle, dinciliği sentezleyip kendine göre yeni bir İslam’la devletini güçlü kılmak isterken, Fethullahçılık Said Nursi’nin bu bilimciliğini “batıyla bütünleşme”nin bir yolu olarak kullanmaktadır. Yani denilebilir ki bilimcilik, Fethullahçılık’ta doruğa çıkmıştır. Bugün Said Nursi’den etkilendiğini söyleyen Nurcular (özellikle Fethullahçılar) bırakalım Turancılara karşı etkili bir mücadele içinde olmayı, Fethullah Gülen örneğinde görüldüğü gibi Türkeş’le sarmaş dolaş olmuştur. Hatta Türkeş’in Amerika ilişkileriyle Gülen’in şu andaki duruşu arasında benzerlik vardır. Üstelik Fethullahçılar sadece bu açıdan değil Kürtlere yaklaşımda da tamamen devletin istediği gibi yaklaşmaktadır.
Said Nursi mecburen yaşamının son yıllarında Kürtlükle bağını koparırken, Fethullahçılar ise bunu ideolojik ve teorik bir düzeye çıkarmışlardır. Fethullahçıların bugün Turancılığın İslami vurgusunun fazla yapıldığı bir versiyonu gibi Kürtleri Türklüğün içinde eritme projesinin en önemli haline gelmeleri onların Said Nursi’nin istedikleri yanlarını aldıklarını, istemediklerini ise bir tarafa bıraktıklarını göstermektedir. 1960’lı yıllara gelindiğinde Irak ve Suriye’deki Baas ulusal solculuğu, ABD çıkarlarına zarar vermeye başlamıştı. Yine bu durumun bir benzeri Türkiye’de de yaşanmaktaydı. Batı değerlerini esas alarak kurulan cumhuriyetten onun değerlerini savunduğunu söyleyen sol sosyalist bir muhalefet olan 68 kuşağı sosyalist ideoloji ve teorik değerler esas alırken, sol Kemalizm diyebileceğimiz bir etkide taşımaktaydı. Bu nedenle Türkiye’deki gelişmeler ve bunlara karşı alınacak tedbirler 1970’lerin başında ABD, Çin çok önemli olmaktadır. Çünkü ABD ve Batının çıkarları sadece Türkiye’de değil tüm bölgede tehlikeye düşecektir. Tabii ki bu durumda Sovyet kuşatması durumunu sekteye uğratacaktır.
İşte bu nedenle de İslam-i siyasal çevreler esas olarak 60’larla özel olarak da 70’lerle birlikte ABD tarafından iktidara hazırlanmıştır. Bu doğrultuda anti-emperyalist olan Denizler, Mahirler katledilirken, Tayyiplerin, Fethullahların önleri açılmıştır. Özellikle bu zaman zarfında Türkiye’de Komünizmle Mücadele Dernekleri ve M.T. T.B (Milli Türk Talebe Birliği) saflarında yer alan ya da bu koşulların etkin simaları olan şahsiyetler daha sonraları Türkiye siyasetinin önemli aktörleri olmuşlardır. Bunlardan Demirel, Özal Komünizmle Mücadele Derneği’nden gelerek Başbakan ya da Devlet Bakanı oldular. Fethullah Gülen de bir zamanlar Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneğinde sorumluluk almıştır. Erdoğan, Abdullah Gül, M.T.T.B içinden gelerek Başbakan ve Devlet Başkanı oldular. Bu geleneğin sözcüsü AKP’de son on yıldır, tek başına iktidardadır. 12 Eylül’de MHP’liler bile yargılanırken AKP’nin içinden çıktığı M.T. T.B üyelerinin hiç birinin yargılanmaması dikkat çekici bir durumdur. Fethullah Gülen, Recai Kutan ve Numan Kurtuluş da bu gelenekten gelmedir. Dolayısıyla bu ilişkiler yumağı ABD-TC ilişkilerinin yeterince derin olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Bahsi edilen bu ilişki yumağının en yalın örneği, ABD’nin ortaya kattığı Radikal İslam yoluyla Sovyetler Birliğini, yakın ve uzak çevresindeki Müslüman ülkelerde İslami eğilimler güçlendirilerek ve İslamcı yönetimler başa getirilerek kuşatılıp sıkıştırılması amaçlanmıştı. ABD’nin geliştirdiği bu yeni sömürgecilik stratejisi; merkezi uygarlığın egemenliği için yeni ufuklar açmaktaydı. Aynı zamanda bu stratejide İslam ülkeleri klasik sömürge statülerinden çıkarılacaktı. Çünkü o sömürgeciliğin pek bir sürdürülme şansı kalmamıştı. Bunun için ABD bu ülkeleri batılı değerlerle misyonerlik yöntemleriyle dışarıdan ve zorla kontrol altında tutmak yerine onları kendi değer yargılarıyla, kendi inanç ve etnik-kimlikleriyle tutsak etmeyi daha uygun bulmuştu. Bunun örnekleri de oldukça çoktur; Cezayir’deki FİS’ten, Mısır’daki Müslüman Kardeşler, Ortadoğu’daki Hamas ve Hizbullah’tan, Afganistan’daki Taliban ve El Kaide’ye kadar birçok silahlı radikal İslami örgütün kurulması ve güçlenmesi sağlanmıştır. Bugün ise yeni döneme uygun olan ılımlı /Amerikacı İslam modeli radikal İslam’a alternatif olarak geliştirilmektedir.

Gülen kendisine verilen görevleri yerine getiriyor
Bu nedenle Fethullahçılık birçok tarikatın çıkışındaki gibi toplumsal bir ihtiyaçtan ya da kurulu düzenin İslami yorumuna karşı muhalefetten doğmamıştır. Aksine Fethullah Gülen uluslararası sermaye çevrelerinin anlayış işbirlikçisi olan oligarşik iktidar güçlerinin özellikle de asker ve sivil bürokrasisinin vesayeti altında kendisine verilen görevleri yerine getirmektedir. Türkiye içinde olduğu gibi Ortadoğu Orta Asya ve Afrika’ya MİT ve CIA desteğiyle girdiği netleşmiştir. Bu çerçevede Fethullah Gülen, dini yorum ya da tarikat olarak değerlendirmekten çok siyasal yorum olarak ele alarak ABD’nin dünya imparatorluğunu kabul edip savunarak ve buna göre de hareket etmektedir. Denilebilir ki bu proje ABD imparatorluğunun İslam dünyasına yayılmasının kılıcı olmaktadır. Bu temelde de ABD, İsrail ve NATO güçlerinin tanıdığı imkan imkanları dahilinde Ortadoğu ve diğer kıtalar da bir yayılma göstermektedir. Zaten Fethullah Gülen ile ilişkilerinin derin olduğu bilinirken, bu hareket en büyük desteği de doğal olarak ABD’den alarak gelişmektedir. Para ve siyasi destek sunulmaktadır. Gülencilerin okulları, yurtları, dershaneleri, şirketleri medya tekelleri, ABD finansmanı ile böyle yaygınlaştırılıyor. Aynı zamanda ABD ve onun Türkiye’deki temsilcisi olan AKP Hükümeti tarafından Gülen Cemaati bankacılık, taşımacılık ve inşaatçılık olmak üzere Türkiye’nin tüm önemli yerlerinde öne çıkmaktadır. Erdoğan’ın her gün farklı yerlerde açılışlar yapmasının bir yönü de budur.
Bugün devletler sistemlerinin ömrünü uzatabilmek için, her zaman bir devlet aracı olarak dini kullanmak isterler özellikle Ortadoğu’da yeniden yapılanıp siyasal İslam devletin başat gücü haline gelince sadece siyasi olan da değil, ordu içinde de kendisini etkili kılma çabası içine girmektedir. Son yıllarda polis içinde etkili olunmaya çalışıldığı bilinmektedir. Bu çerçevede Türkiye’de ordunun düzenlenmesi üzerinden Türkiye 2. Mahmut dönemine benzer bir sürecin içine giriyor. Fethullahçılar ve AKP’nin Ergenekon davalarını bir de bu yönden ele aldıkları kuşkuya mahal vermeyecek derecede güçlüdür. Özellikle devletin AKP ile dini kullanarak siyasal sömürgeciliği inşa etmeye çalışmasını böyle değerlendirmek gerekmektedir.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik komplonun hemen ardından 28 Şubat 1999’da Gülen’in ABD’ye yerleşmesi aynı zamanda Kürt halkının yürüttüğü haklı mücadelesine de bakış açısını belli etmiş oldu. Gülen’in ABD’ye yerleşerek, orada eğitim yeri gibi kamp açarak bura üzerinden ABD’den, Malezya’ya kadar, Kafkasya, Ortadoğu, Uzakdoğu’ya ve Afrika’da açtığı yüzlerce okulunu, onlarca medya kuruluşunu, sağlık ocağını yürütmeye başlaması, esasında uluslararası komplosunun denedim altında tutulması anlamındadır.

Ne zaman savaş yükselse Erdoğan aynı çağrıyı yapıyor
Açıktır ki bugün siyasal İslam kullanılarak Kürt hareketi tasfiye edilmek istenmektedir. Bu doğrultuda tüm demokrasi güçleri ezilmek amacındadır. Hizbullahçıların bırakılması, molla eğitimleri, 4+4+4 eğitim sistemi, imam kadroları, polis kuvveti, verilen mikro kredilerle birlikte ödenekten en büyük payı Diyanet’e ayrılması, özel orduların, seyyar karakolların kurulması bunun yanında jitemvari grupların oluşturulması vb. hepsinin ortak noktası din-demagojisi ile birlikte yürütülen tasfiye politikalarının bir ürünü olmasıdır. Çünkü amaç İsrail’in kurulduğu dönemde Hamas’ı desteklemesine benzetmektedir. -28 Şubat postmodern darbesinin tartışılmasının gür ışığında Hizbullah’ın bir manifestoyla kendini deklare etmesi bu oyunun bir parçasıdır- İsrail, FKÖ’nün tasfiyesi için Hamas’ı kullanmıştı. Yani İsrail bir yandan FKÖ’ye karşı savaşarak, Filistin halkına fiziki soykırım dayatırken diğer yandan da halkın diniyle uygarlığını istismar ederek gelişen ve FKÖ’ye rakip olan, Suudilerin de Kürtlere karşı İsrail tarzına benzer bir yöntemin, ABD desteğiyle beraber uygulanmaya çalışıldığı gözlenmektedir. Siyasi ve askeri operasyonların en büyük gerekçesi de budur.
Şimdi Tayyip Erdoğan Kürt halkı üzerinden Kürt uluslaşmasını ya da bir başka değişle Türk ulus yayılmacılığını yaratmak istiyor. Bunun içindir ki Kürtlerin temel insanlık taleplerini keskin bir dille ret ediyor. ‘Kürtlerde silahı bıraksınlar operasyonlar durur’, demesinin, etraflıca yönü budur. Çünkü ne zaman savaş yükselse bu çağrıyı yapıyor. Tabii ki Kürtler silahı bırakınca hiçbir şey konuşulamayacağını iyi biliyor. Çünkü yılların vermiş olduğu imha ve inkarı artık güvenli bir biçimde aşarak, en doğal hakları olan bir statüyü elde etmek ve akan kanı durdurmak istiyorlar. Kürt Özgürlük Hareketinin tasfiyesine dönük, bir planlama dahilinde yaratılan din demagojisi siyasetinin yürürlükte olması da bu yönlüdür.
Bu çerçevede yürütülen politikalar din üzerinden gelişiyor. Kürtlerin yumuşak karnı olduğu biliniyor. Ancak hiç kimsenin Kürtlere İslam’ı öğretmeye hakkı yoktur. Zira Kürtler İslam’ı Hz. Muhammed’in özüne göre yaşıyor. 


ALİ BİLEN / İskenderun M Tipi Cezaevi