AKP hükümeti, halk iradesinin seçtiği milletvekillerini, cezaevlerinde rehin tutmakta, tutuklu olmayan milletvekillerine dahi hükümlü gibi davranarak, adeta açık cezaevinde tutmaya reva görmektedir. Dahası, büyük ulusal iradenin ortaya koyduğu temsilcilerini yıldırmak için, hedef göstermektedirler.
Demokratik ulus milletvekillerimizden Altan Tan, devletin ve hükümetin temsilcisi durumundaki Diyarbakır valisine şöyle seslenmişti: “Vali, vali aklını başına topla!” Yapılan, devletin ve hükümetin dağınık beyni ve tarihi hafızasızlığına yönelik bir eleştiriydi, aynı zamanda. Hükümet, ulusal iradenin merkezi olan meclise, özgür halk iradesinin onayını alan ve çoğunluğun temsil gücünün teminatı olan milletvekillerini, meclise dahil etmemişti. Vali bilinçli olarak, halk iradesinin toplanmasına ve çalışmasına engel olmaya çalışmış, halk iradesinin ulusal çalışanlarını devre dışı bırakarak, “Burada demokratik muhalefet yapamazsınız. Ancak iradesizliği ve teslimiyeti kabul ederseniz, gelip meclis çatısında söz alabilirsiniz” anlamında yol göstermişti.
Tüm bu yaşananlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış sürecinin son dönemini hatırlatıyor. Son Osmanlı Padişahı, Mehmet Vahdettin, Mustafa Kemal’i 9. ordu müfettişi olarak, Karadeniz bölgesinde, Samsun ve Trabzon dolaylarında karışıklığı gidermek için, görevlendirmişti. Aslında Mustafa Kemal’in tam istediği böyle bir olanaktı: İstanbul’un işgaliyle gelişen süreç, Osmanlı (İstanbul) hükümeti, yaşanan işgallere karşı, çözüm olma konusunda umut vermemişti. İşgal devletleri, Ege, Marmara ve Kürdistan bölgelerini işgal hazırlığına girişmişti. Dolayısıyla yaşanan bu kaostan kurtulmak için, en önemli direniş halkası olan ve bin yıldır kader birliği yaptığı; acıda, kederde ortak paydası olan Kürdistan’a gitmeliydi. Mustafa Kemal bu inanç ve bağlılıkları görerek, milli mücadeleyi bu bölgede başlattı. Dava arkadaşlarıyla bu konuda hemfikir olmuş ve destek almıştı.
Artık yapılması gereken, Kürdistan gezilerine başlamaktı. Böylece ilk önce Samsun’a gidildi, daha sonra Amasya’da amaçlar bir genelgeyle kamuoyuna duyuruldu. Bu genelgede, işgaller protesto ediliyor. Miting kararları alınıyor ve gayri Müslimlere (Hristiyanlar) karşı saldırıların olmaması emredilmişti. Bu kararlarla mücadele, ulusa mal edilmek istenmişti. Bu genelgeyle de, vatanın bütünlüğü bağımsızlığının tehlikede olduğu, İstanbul hükümetinin, ulusa hizmet etmediği, gereklerinin yerine getirmediği konusunda teyit edilmişti. Bu yüzden ulusun bağımsızlığını İstanbul hükümetine değil, milletin azim ve kararı kurtaracaktır gerçekliğiyle hareket esas alınmıştı.

Erzurum’da ortak duygu ve düşünce hakimdi

Daha sonra halk kongreleri birbirini takip etti. İlk önce Erzurum, daha sonra Sivas Kongresi süreci yaşandı. Fakat bu kongrelere gidilirken, ülkenin değişik bölgelerinde, Ege, Akdeniz, Marmara bölgesi ve Doğu’da bölgesel anlamda kongreler yapılmıştı. Bu kongreler ortak paydada kararlar alan konumda değildiler. Her ayrı kongrenin, farklı talepleri vardı. Bu kongrelerin birleştirilmesi de gerekiyordu. Bölgesel bir süreçte, ilk önce Erzurum kongresine gidildi. Bölgesel bir kongreydi. Kongrede yer alan şahsiyetler Kürtler ağırlıklı olmak üzere bulunmuştu. Erzurum Kongresi kararlarında, milli sınırlar içinde, vatanın bütünlüğü, parçalanmanın kabul edilmezliği, bağımsızlığın sağlanması, karar altına alındı. Kürt temsilcileri de, bu vatanın sahibi olarak, vatanın bütünlüğü için, bu kararlarda ortak duygu ve düşünce içindeydi.
Bu vatan Türklerin olduğu kadar Kürtlerinde vatanıydı. Kongre kararlarından hareketle, artık merkezi Osmanlı hükümetinin yönetimi dışında, özerk bir yönetim ortaya çıkıyordu. Bu amacın gerçekleşmesi için de, geçici bir hükümetin kurulması ve üyelerinin de kongre tarafından seçilmesi hedeflendi. Bu amacı gerçekleştirmek için, temsil heyeti kuruldu. Dikkat edilirse, tüm bu gelişmeler Osmanlı hükümetinin dışında gelişen, hükümet düzeyinde kararlardı.
Ardında Sivas Kongresi oldu. Bu kongre ile de milli güçler ve milli cemiyetlerin birleştirilip, kurtuluş savaşının tek elden yönetmek amaçlı kararlara gidildi. Kürdistan’daki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli’deki savunma güçleri birleştirilip “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında toplandı. Tüm bunlar yaşanırken, Kürdistan’da halk güçleri, işgal güçlerine direniyordu. Görülen en büyük gerçeklik, Amasya protokollerinin içeriği Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’ndeki kararların, Kürtlerin dışında alınmış bir kararlar olmadığıdır. Hiç birisinde Kürtlerin dışlandığı, uzaklaştırıldığı ve düşman görüldüğü ile ilgili tek bir karar yoktur.
Zaten Kürdistan’da, Fransız, İngiliz ve İtalyanlara karşı tarihin unutulmaz direnişleri de yaşanıyordu. Ağırlıklı olarak, Kürdistan’da, Kürt halk direnişinin abideleştiği yerler olan, Urfa, Antep ve Maraş zaferleriyle Kürdistan bölgesi, ulusal birliğin teminatı olmuş, Kürtlerin kurtuluş mücadelesi aynı zamanda, Türklerin de kurtuluş mücadelesi anlamına geliyordu.

Ortak paydada buluşturan amaçlar


Bu tarihsel gelişmeler sürecinde, artık Osmanlı (İstanbul)  yönetimi karşısında, Ankara merkezli meclis oluştu. Temsil heyeti öncülüğü ile gelişen arayışlar sonucunda, ulusun çeşitli bölgelerinden gelen milletvekilleri olarak kendi meclislerini ilan ettiler. Bu olay, gelişmeleri hızlandırarak, meşru görülen bir hükümetle, uluslararası diplomatik ilişkilerin gelişmesini; ekonomik, kültürel ilişkilerin sağlamasını beraberinde getirdi.
Büyük Millet Meclisi 1920 yılında kurulduktan sonra, 1921 Anayasası kabul edildi. 1923 yılında ise cumhuriyet ilan edildi. Bu gelişmeler, Kürt ve Türk halkının savaşta, zaferde beraber olmalarını sağlamıştı. Ortak vatan kapsamında, Kürtlerin de asli kurucu olarak, kendi bölge milletvekilleriyle, kendi milli kıyafetleriyle mecliste temsil etmesini beraberinde getirmiştir. Kürt halk iradesinin temsil hakkı, öyle gökten zembille inmemiştir. Bu konuda tarihsel geçmişi irdeleyen belgeler bu duruma ışık tutmaktadır.
1919-1924 yılları arasında, Mustafa Kemal ağırlıklı olarak Kürt ve Türk halkının eşit haklarından bahsetmektedir. Bu temel anlayış çerçevesinde, cumhuriyetin ilanına gidilmiş, cumhuriyeti sahiplenmede Kürt ve Türklerin ortak paydada buluşturan amaçlar ve Kürtlerin statüsünden bahsedilmiştir. Böylesi bir statü, kendiliğinden gelişmiş değildir. Kürtler milli sınırlar (üniter yapı) içinde, statülerini korumayı amaçlamıştır. Lozan Antlaşması’na gidilince Kürtler asli kurucu olarak, gayrimüslimlere tanınan “azınlık hakları”nı dahi istememiştir. Dahası bölünmeyi, ayrılmayı düşünmemişlerdir. 


1921 Anayasası’nda yerel özerklik prensibi

Kürtlerin statüsüyle ilgili bir belge, tarihe tanıklık etmektedir. Bu belge, 27 Haziran 1920’de, Millet Meclisi’nde, milletvekillerinden oluşan bir heyetin, Elcezire Komutanlığı’na gönderdiği bir talimattır. Bu talimatta, “halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, uluslararası bir ilkedir” denilerek, bunu kabul ettiklerini belirtmektedir. Bundan dolayı, Kürdistan bölgesinde, Kürtlerin idari açıdan, mükemmel görev yapacaklarına inanılmaktadır. Yine idari yönetimle ilgili pratik uygulamalar gündemleştirilmiştir. Ancak, bölgede yönetici şahsiyetlerde olsa, kendi kontrollerinde, seçimin yapılarak yöneticisinin seçilmesi, talimat olarak tebliğ edilmektedir. Belgede, kendi yönetim iradelerinin çıkarılmasına, fazla sorun çıkarılmamalı diye talimat verilmektedir.
1921 Anayasası’nda, yerel özerklik prensibi, Elcezire Komutanlığı’na gönderilen talimattan anlaşıldığı gibi savunuluyordu. Özerklik için olanak sunulmuştu. Bu Anayasa’da bölgesel yönetimde, özerklik prensibi demokrasinin gereği olarak ifade ediliyordu. Yine çıkarılan yasada, bölgedeki her şehir meclisi, Büyük Millet Meclisi gibi role sahipti. Ancak bu yerel meclise, kanun çıkarma yetkisi tanınmamıştır. Özerklik sadece bölgenin yerel yönetim ve düzenlenmesiyle sınırlıydı.
1921 Anayasası’na göre, eğitim, sağlık, ekonomi, kültür, imar, toplumsal dayanışma ve bölgesel idare, şehir meclislerine devredilmiştir. Ancak, bu meclisin üyeleri, yöneticileri seçimle işbaşına gelecektir. Anayasa’ya göre meclis hem mülki idare, hem de bölge yönetimi idi. Vali merkezi temsil gücüne sahip olmakla berber, bölge valisi olarak görülmüyordu. 1921 Anayasası, özerklik ile ilgili yönetsel düzenlemeleri, kabul edilebilir bir düzey sunmaktadır.

Barışmanın teminatı; demokratik bir anayasa

Günümüzde 1921 Anayasası’nı güncelleştirme talebi, defalarca talep edilmektedir. 12 Haziran seçimiyle, Kürt ve Türk halkı için, çok gecikmiş bir ortak irade gerçekliği yaşandı. Kürt ve Türk halkının iradesiyle ortaya çıkan demokratik blok, meclise girip, ulusal iradeyi büyük bir özlemle savunacaktı. Fakat mecliste çoğunluğu elinde bulunduran AKP hükümeti, Osmanlı padişahı Vahdettin ve Damat Ferit Paşa’nın uygulamalarını tekerrür ederek, Mustafa Kemal, temsil heyeti ve meclisi mebusuna karşı olan tasfiye uygulamalarını, bugün de demokratik ulus milletvekillerine, BDP ye ve Demokratik Anayasanın oluşturulmasına yönelik iradenin önünü kapatıp, meclis kapısını kapatmaktadırlar.
Demokratik blok milletvekillerinin işlevsizleştirilmesi, ulusun iradesini tanımamaktır. Aslında Kürt ve Türk halkları şahsında yaşanan ikinci ulusal kurtuluş mücadelesidir. Bir yanda ABD, işbirliğinde gelişen bağımlı bir meclis yaratılmakta, bir yanda ulusal iradenin toplanmasını sağlayan demokratik ulus bloğu, bir yanda modern saltanat ve halifeliği sürdüren AKP hükümeti! Diğer yanda, yarım kalan cumhuriyet atılımlarını, demokratik atılıma doğru inşa sürecini açan demokratik ulus bloğu. Bu blok, 1920’lerde örtbas edilen temel hakları yeniden sahiplenmek istemektedir. Geçmiş ve güncelin, kuramsal ortak paydası olan Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Özerklik, bu anlama gelmektedir. Bu ortak amaçtan dolayı, Barış Konseyi, Anayasa Konseyi konusundaki protokollerle Demokratik Anayasa’nın etrafında bir an önce birleşmesi gereklidir.

Ortak payda Demokratik Özerklik’tir

Bugün Türkiye’nin 24 ayrı bölgesinde, ayrı konferanslar ve konferansların bağrında çıkacak olan genel kongrenin oluşması acil olarak isteniyor. Türkiye demokrasi hareketinin parti-kongre, demokratik ulus kurumlaşmasının  gerçekleşmesi, Kürtlerin ulusal birlik konferansının oluşmasıyla, bağrında çıkarılacak parlamentoya doğru gidiştir. Aynen, Erzurum, Sivas kongreleri sonucunda ortaya çıkan ortak iradenin-oluşması ve parlamentoya gidişi gibidir. Bu aynı zamanda Amasya protokollerinin, Erzurum ve Sivas kongresinin olumlu yönlerinin ve 1921 Anayasası’nın özgürlükçü yanlarının tekrar ele alınması anlamındadır. Bu açıdan Demokratik ulus denkleminde, bugün bölgesel konferanslar ve kongreler istenmektedir.
Dolayısıyla ikinci ulusal kurtuluş için, bölge konferans ve kongrelerinin iradi gücü ve iradi gücün temsilcileri olan milletvekillerimiz, demokratik cumhuriyete ulaşmak için, demokratik özerkliğe koştuklarını bilmektedirler. Bir süre önce Diyarbakır’da ilan edilen “Demokratik Özerklik”, tüm Türkiye halklarına kutlu olsun. Demokratik Özerklik’in ilanı, sadece Diyarbakır bölgesi için değil, İstanbul, İzmir, Adana, Kars, Antep, Maraş ve Hakkari bölgesinin de özerklik ilanıdır. Dikkat edildiğinde hepsini ortak paydada birleştiren anlayış, Demokratik Özerkliktir. Ayrı bir ulus ve devlet iddiasında değildir. Üniter yapı içinde, demokratik ulus birlikteliğini esas alır. Parçalayıcı, bölücü ayrıştırıcı yönü bulunmamaktadır. Demokratik Özerklikte Kürtlerin statüsü, eksik kalan iradenin birleştiricisi olacaktır.
Dolayısıyla Diyarbakır bölgesinde, diğer bölgeler dahilinde Demokratik Özerklik anlayışı, ortak vatan anlayışıdır. Demokratik Özerklik ilanı, zorunluluktan kaynaklanan ikinci Meclis’in Demokratik Anayasa çerçevesinde ilan edilmesi ve kurumlaşmasıdır. Bu Demokratik Özerklik, sadece siyasi boyutu ele almamaktadır. Her bölge için yapılarına göre, siyasi iradeyle beraber: sosyal, diplomatik, hukuk, kültür, ekolojik, cinsiyetçi özgürlük ve güvenlik (öz savunma) yönünde uygulamak istemektedir. Demokrasi bloğu, bu yönlü büyük bir alternatife sahiptir.
Demokratik Özerklik, kurumlaşmasını tamamlayacak güçtedir. Dahası özerk kurumlaşmasını, Büyük Millet Meclisi’nin, Demokratik Anayasa çerçevesini oluşturana kadar veya dönüştürene kadar, mücadele edeceği görülmektedir. Eğer, Büyük Millet Meclisi, Demokratik ulus iradesini tanırsa, Demokratik Özerklikle; siyasi, kültürel, ekonomik, hukuki, diplomasi, ekolojik, güvenlik ve sosyal kurumlaşmasıyla statü kazanmış olan Kürtler, Demokratik Cumhuriyet ilanında hızlandıracaktır.
MEHMET NURİ TİRYAKİ / Bingöl M Tipi Cezaevi