Veysel IŞIK Varlığımızı ispatlamak için yıllardır büyük bedeller ödüyoruz. Var olan birşey nasıl olurda kabullenilmiyor. Farklı olmak ve o farklılığın tüm fonksiyonları taşımak ama onu kabullendirmek için mücadelesini vermek. Bizim coğrafyamızda egemen olan güçlerin bir özelliği de var olanları kabul etmemeleridir. Ermeniler yıllardır soykırımdan geçtiklerini ispatlama mücadelesini veriyor. Lazlar, Süryaniler, Asuriler ve farklı inançlardan olan Aleviler, Êzîdîler vb’de aynı mücadeleyi veriyorlar. Mezopotamya’da yaşayan tüm farklı halklar ve inançlar için varlıkların kabul edilmeme mitolojisi üretilmeye çalışılıyor. Mitoloji efsaneler bilimi anlamına gelir. Yunanca bir kelimedir ve anlamı “söylenen ya da duyulan söz” olarak ifade edilir. Hem hikaye ve efsanelerin toplandığı kitap hem de ilk çağ sonlarında ‘mythos’ yazarı diye tanımlanan derleyicilerin yaptığı iş için mitoloji kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Eski Yunan dilinde ‘söz’ kavramını karşılayan üç sözcük vardı. İlki ‘mythos’, söylenen veya duyulan bir sözdür, efsane, hikaye anlamlarına gelir. Fakat mythos güvenilir değildir, çünkü insanlar gördüklerini veya duyduklarını anlatırlarken birçok yalan ve abartıyla süsleyebilir. Mitolojilerin kökeni konusunda tarihçiler ve yazarların uzlaştığı ortak bir nokta yoktur. Kimilerine göre yaşandıktan sonra unutulmuş gerçek olaylar olduğuna, kimilerine göre tümüyle bilinçaltı ve hayal gücüne bağlı olduğuna, kimilerine göre ise toplumların varlığını sürdürmek ve kaynak bulmak gibi ihtiyaçlarını kullanan dini ve siyasi liderler tarafından desteklenerek oluşturulduğu kanaatindedir. Sömürgeci güçler Kürdistan ve Kürtler için tamamen bilinçaltı ve hayal gücüne bağlı bir durumun olduğunun ‘mythos’ mitolojisini yaratmaya çalışmışlar. Lise yıllarımda tarih dersindeki bir tartışmada Kürt olduğumu ve Kürdistan diye bir coğrafyanın olduğunu söylediğimde sınıfımdaki arkadaşlarım tarafında neredeyse linç edilecektim. O zaman anladım ki bu Kürtsözlük mitolojisi büyük bir zemin yakalamış. Özellikle 12 Eylül’den sonra devlet aklının bu konuda yoğun bir mücadele verdiği ve bunun üzerinden teori oluşturmaya çalıştığı ortaya çıktı. Siyasi liderler dahi bu konuda ciddi mücadeleler verdi. Deniz Baykal 2009 yılında TBMM’de yaptığı bir konuşmada ...(Türkiye’de yaşayan Arnavut, Çerkez, Kürt, Türk milletinin Arnavut’u, Çerkez’i ve Kürdü’dür” teorisiyle bu halkların farklılıklarının inkar etmenin mücadelesine devam ediyordu. Militarist yapının bu konuda bir kitapçık hazırladığı da biliniyor. Murat Belge, 13 Eylül 2009’ta Taraf gazetesinde “Kart-Kurt teorisi’nin tarihçesi”ni yazmıştı. Belge, kitabın içeriği hakkında şu bilgileri paylaşıyordu. “Elimde, teorik olarak elimde olmaması gereken bir şey var: KKK’lığı Yayınları’ndan, 1982 tarihli (K.K.K. Ankara Basımevi), başlığı ‘Türkiye’de Yıkıcı ve Bölücü Akımlar’ olan bir kitap. (...) Bu kitabın 43. ve 44. sayfaları: ‘KÜRT: ‘Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz ve kış aylarında erimeyen karlar vardır. Bu karların üzeri, güneş açınca hafif eriyerek buzlaşır, camsı parlak ve sert bir tabaka ile kaplanır. Üst kısmı sert, altı yumuşak kardır. Bu karın üzerinde yürüyünce, ayağın bastığı yer içeriye çöker ve Kart-Kürt diye bir ses çıkarır. İşte bu sese izafeten sıkışmış kara-yatkın kara Kürt kar veya Kürtün denmektedir. Bu gün hâlâ Anadolu’nun birçok yerinde ve Azerbaycan’da fırtına ve rüzgârın sürükleyip getirdiği ve çukur yerlere doldurduğu sıkışmış kara Kurtuk-Kürtük veya Kürtün denmektedir. ‘Yüksek yaylalarda ve karlı bölgelerde yaşıyan TÜRK’lere Kürdak’lar denmiştir.” Kürtsözlük mitolojisinin her şeyiyle yerine oturması sömürgeci güçler ne yapmadı ki. 19. ve 20. yüzyıl baştan sona Kürdün kendi varlığını ispatlama ve özgürlük arayışı yüzyılıdır. İnkarcı egemen güçlerde bunu yerine oturtmak için her türlü katliamı uyguladı. Bunu çoğu zaman etrafında nemalandırdığı işbirlikçi Kürtler eliyle yaptı. Onun içindir ki Kürde ait olan herşey Kürt kültürü, tarihi, dili, sanatı, şiiri, müziği, ismi, felsefesi nesi varsa onu yasakladı, çevirisini yapıp Türk’e mal etti. Bunu kendisini Kürt olarak ifade eden işbirlikçilerin eliyle yaptı. Bu baskı, katliam vb. durumlardan dolay batı şehirlerinde yaşayan Kürtler yıllarca Türk oldukları söyleyip korkudan dolayı kendi asimilasyonlarının kamçıları oldu. Son 100 yılda var olan imha ve inkar politikasını en iyi ifade eden Amaralı, “Kürdistan’ın parçalanması, parça parça kalması, her parçası üzerinde Kürt ulusal varlığını ya tümüyle asimilasyon ve soykırımdan geçirmeye veya tamamlayıcı nitelikte uygulamalar olan yapay Kürtçü oluşumlarla egemenlik altında tutmaya dayandırmaktadır. Bu hesaplar eğer dümdüz bir hatta keyiflerince işlerse, ortada ne Kürdistan ne de Kürt ulusal varlığı kalır. Hegemonik sistemin Kürtlük adına her parçada ortaya çıkardığı yapay, sahte ve saptırılmış bir Kürtlüğü maske olarak takan işbirlikçi unsurların rolü, esas olarak asimilasyon yoluyla uzun sürece yayılmış Kürt kültürel soykırımını meşrulaştırmaktır... Bunlar görünüşte Kürt ulusal varlığının bir unsuru olduklarını iddia eder ve realizasyonuna girişirler; özünde ise, Kürt ulusal varlığının potansiyel unsurlarını kemiren, ağacın kökünü yiyen ağaç kurtçuklarıdır...” Kürdün tarihsel olarak özgürlük arayışı ve mücadelesi bir bütünün parçalarıdır. İşbirlikçilikte bununla paralel olarak gelişiyor. Çok yönlü verilen bu mücadele sömürgeci güçlerin uyguladığı yöntemleri bir bütünü ile bilince çıkarıp buna karşı mücadele yöntemlerini geliştirip büyütmelidir. Kayyum darbesi inkar ve sömürü stratejinin devamıdır.