
Peki anayasa tartışmalarında püf noktası ya da kilit sorun neresi? Hiç kuşkusuz millet ya da ulus tanımı. Vatandaşlık da dahil diğer bütün tartışmalı konular ya buraya bağlı ya da bunun gerisinde kalıyor.
Peki neden? Çünkü devlete dayalı tekçi bir ulus tanımından geliyoruz. Son otuz yılın çatışması da dahil tüm antidemokratik tutumlar buradan kaynaklanıyor. Yeni anayasayla aslında bu durumun aşılması gerekiyor. Yeni anayasanın demokratik olması buraya bağlı.
Değiştirilmek istenen anayasada bu tanım şöyle: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Yani Türk milleti de bundan oluşuyor. Devlete dayalı ulus yaratma anlayışı konuyu böyle ele alıyor.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına bağlı Türk milleti tanımında sadece Hıristiyanlar azınlık sayılıyor. O da İngiltere ve Fransa baskısıyla olsa gerek. Onlar dışında hiçbir halkın, grubun, kültürün, dilin ve kimliğin varlığı kabul edilmiyor. Tek devlet, tek ulus anlayışı böyle ortaya çıkıyor. Devlet ile ulus tamamen özdeşleşiyor.
Sosyal bilim açısından bu özdeşleştirme anlayışı yanlıştır. Devlet ve ulus gibi çok farklı kategorileri aynı saymak bilime aykırıdır. Bu bilim dışı düşünce demokratikleşmeyi engelleyen inkar ve asimilasyonun temelidir.
Sözkonusu devlete dayalı ulus tanımıyla başta Kürtler olmak üzere Türk olmayan tüm toplum ve toplulukların varlığı inkar edilmekte, bu inkarcılık da çok yoğun, planlı ve örgütlü bir asimilasyonla hayata geçirilmektedir.
Dikkat edilirse, bu tanım sadece Türk olmayanları inkar etmekle yetinmemektedir. Aynı zamanda Türk millet gerçeğini de birçok bakımdan inkar etmektedir. Devlet destekli yeni bir Türk ulusu yaratmayı hedeflemektedir, ama bu ulusu tarihi ve toplumsal temellerinden kopararak anlaşılmaz ve tanınmaz hale getirmektedir.
Devletle özdeşleşen ulus, toplumsal gerçeğini kaybetmektedir. Bir de Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile var olan bir ulusun tarihi ancak 1923 ile başlamaktadır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1923’te kurulmuştur, ondan önce yoktur. Bu durumda Türk milletinin de 1923 öncesi yok olması gerekir.
Ülkemizdeki ulus-devlet zihniyeti işte böyle hastalıklı ve bilim dışıdır. Kürtleri ve diğer halkları inkâr edip Türklüğü yüceltmek isterken, aslında Türk milletinin tarihsel varlığını da inkâr etmektedir. Bu bakımdan bizdeki inkârcılık çok gerici ve tehlikelidir.
Şimdi bu faşist zihniyet “Türkiye ulusu” kavramıyla aşılmak istenmektedir. Türkiye ulusu kavramı ile ulus devletten koparılıp toplumla birleştirilmeye ve başka kimlikleri inkâr eden tek etnik kimlikten çıkarılmaya çalışılmaktadır. Türkiye ulusu bir üst kimlik olarak var edilmek istenmektedir.
Aslında geçmiş buna tümden kapalı değildir. Dikkat edilirse, bir yandan tekçi ulus anlayışı temelinde “Türk milleti” kavramı öne çıkarılırken, diğer yandan da “Türkiye” kavramı devlet ve toplum tanımında kullanılmaktadır. Bu konuda bir ikililik söz konusudur.
Şimdiye kadar ulus-devlet milliyetçiliği derinleştirildiği için “Türk milleti” tanımı gittikçe öne çıkmıştır. Şimdi demokratikleşme geliştirilirken de bunun tersi olmaktadır. “Türkiye ulusu” tanımı öne çıkarılarak devletçilik ve ona dayalı inkarcılık aşılmaya çalışılmaktadır.
Ancak buna karşı da faşist milliyetçiliğin ciddi bir direnci vardır. MHP ve CHP’nin katı ve saldırgan tutumu bunu göstermektedir. Bu kesimlerin kafası milliyetçilik ile o denli yoğrulmuş ve taşlaşmıştır ki, devlete dayalı tek ulus anlayışından başka bir anlayışın olabileceğine bile kapalıdır. Tam bir tutuculuk ve kemikleşme yaşanmakta, var olan zihniyetin sorgulanmasından korkulmaktadır.
Bu faşist milliyetçi zihniyetin AKP içinde de azımsanmayacak düzeyde taraftarının olduğu gözlenmektedir. Bu da AKP’yi önceki anayasayı aşamaz kılmaktadır. Nitekim AKP’nin sunduğu ve “Türk milleti” diye başlayan anayasa taslağının önceki anayasadan bir farkı yoktur.
Bu durum AKP’yi parçalı ve muğlak hale getirmektedir. Bir yandan “Türkiye ulusu” kavramıyla eskiyi aşmaya çalışırken, diğer yandan “Türk ulusu” kavramıyla da eskiye çakılıp kalmaktadır.
Burada bizim Türk ulusu veya milleti kavramına karşı olduğumuz sanılmamalıdır. Hayır, biz başka ulusları inkar ve asimile etmeyen, tarihten gelen ve toplumsallığa dayanan bir Türk ulusunun varlığını biliyoruz ve bunun anayasada yer almasından da yanayız. Bizim karşı çıktığımız, başka halkları yok sayan ve asimile eden Türk ulus anlayışıdır. Bu anlayış devletçi, tekçi, inkarcı, asimilasyoncu, dolayısıyla despotik ve gericidir.
“Kimliklere nötr anayasa olsun” diyenler de var. Bir kere bu, kimlikleri tanımlamaktan korkmaya ve kaçmaya dayanıyor. Yani inkarcılığın etkilerini içinde taşıyor. Diğer yandan, bu kadar tehlikeli bir inkarcı anlayışın uygulandığı ve ulusal mücadelelerin verildiği bir ortamda hem kimlikleri içermeyen anaysa yapılamaz, hem de yapılsa bile sonunda inkarcılığa hizmet eder.
Başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP sözcüleri sık sık “Kürt inkarı ve asimilasyonunun sona erdiğini” ifade etmektedir. Meydanlarda “Bu memlekette Türkler gibi Kürtler, Araplar, Çerkezler, Lazlar da yaşıyor” denmektedir. Fakat her nedense sıra anayasaya gelince bu ifadeler yazılamamaktadır. Bu da AKP’yi güvenilmez ve muğlak yapmaktadır.
Şu gerçek net bir biçimde ortaya çıkıyor. Eğer demokratikleşme ve Kürt sorunları çözülecekse, bu durum yeni anayasada gerçekleşmek durumundadır. Bu her türlü inkar ve asimilasyonu aşan, demokratik hak ve özgürlükleri kimliklerin ve kültürlerin varlığına dayandıran bir anayasa ile mümkündür.
“Türkiye ulusu” kavramı bu sorunların çözümünde bir üst kimlik olarak önemli rol oynayabilir. Ancak bu ulusun hangi kimliklerden oluştuğunun da açıkça belirtilmesi gerekir. Hiçbir gerekçe bu durumu ortadan kaldırmaz. Eğer “Türkiye ulusu” denecekse, bu ulusun Türk, Kürt, Arap, Çerkez ve benzeri halklardan oluştuğu belirtilmek durumundadır.
Kısaca Kürtsüz anayasa demokratik olmaz. Önce demokratikleşme, sonra Kürt sorununun çözümü mümkün değildir. Demokratikleşme ile Kürt sorununun çözümü iç içe ve birbirine etle tırnak gibi bağlıdır. Dolayısıyla Kürtsüz bir anayasa Türkiye’yi demokratikleştiremez. Kendi kimliğini anayasada göremeyen hiçbir Kürt de bu anayasaya evet demez.