Siyasetçiler ve akademisyenler, 1 Kasım Seçimleri sonuçlarını değerlendirdi. Değerlendirmelerin hemen hepsindeki ortak vurgu, “halkı örgütlemeye odaklanan girişimlerin artırılması ve ete kemiğe büründürülmesi” oldu.

HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder, “Nasıl yapmalı” sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Aslında başta radikal demokrasi fikri olmak üzere benimsediğimiz tüm fikirler, etkileşime girdiğimiz tüm mekanizmaları dönüştürmeli. Bakın, HDP ile görüşen siyasal parti ya da sivil toplum kuruluşu kim olursa olsun çoğu zaman gündemlerine almaktan çekindikleri birçok kavramı kullanmak konusunda cesaretleniyor. Bu, işin söylemsel belirleme ve söylemle demokrasiyi taşıma kısmı. Bir de bunun diğer yanı var: Sokak kısmı. Burada demokratikleşme için hem medyayı hem kamusal alanı iyi örgütlemek gerekiyor. Bir yandan sansür bu konuda elimizi ayağımızı bağlıyor; devletin ideolojik aygıtları olarak hareket ettiklerinde medya kuruluşlarının seçim sonuçlarına yaptıkları etki ortada. Ben demokratik mücadelede Türkiye gibi kalabalık demokrasilerde medya görünürlüğünü stratejik bir temele oturtmanın şart olduğunu düşünüyorum. Aksi bir durumda manevra alanımız yok.”


‘Yaratıcı direniş’ ihtiyacı

Önder, faşizmin baskı yöntemlerine yaratıcı direnişlerle yanıt verilmesi gerektiğini söylüyor ve ekliyor: “Gördük ki bu toplum HDP’yi Meclis’te istiyor, birileri aksini iddia etse de. Faşizmle mücadelede Meclis’te yaratıcı, sadece söylem üzerine inşa edilmemiş bir siyasal stratejiyi temel almak gerekiyor. Haziran ve Kasım seçimleri aslına bakarsanız HDP’nin Kürt sorununun çözümünde de kitlesel muhalefette de halk tarafından asıl özne olarak ilanıydı. Ben HDP’nin özerk, ilkeli bir duruş sürdürdüğü; insanlarla üstünden iletişim kurduğu değerlerden vazgeçmediği sürece faşizmi zorlayabileceği görüşündeyim. Böyle bir güvenlik konsepti temelli yönetime verilecek yerelde de genelde de en etkili yanıt budur.”

HDP örgütünü ve dilini daha da kapsayıcı hale getirmeleri gerektiğini belirten Önder, “Bilişim, ekoloji, sanayi alanında kendi sözünü ezberlerin ötesinde üreten bir HDP bence faşizmin tüm arkabahçelerini elinden alacaktır” diyor.


‘Kürt direnişi Batı’ya taşınmalı’

Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Genel Başkanı Sultan Ulusoy‘a göre AKP, 1 Kasım Seçimleri’nde aldığı oy desteğiyle faşizmi tahkim etmeye ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaş cephesini sağlamlaştırmaya çalışıyor.

HDP’nin daha katılımcı olması gereğine de işaret eden Ulusoy, şöyle devam ediyor: “En önemlisi demokrasi ve barış mücadelesinin temel dinamiği olarak HDK ve HDP’nin sürecin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılmasıdır. Kürdistan kentlerinde dişe diş direnişi sürdüren bir halk geçekliği var. Batı’dan bunu da görerek, Batı’nın demokratik öğeleri ile Kürt halkının direnişini birleştirerek ilerlemeliyiz. Halklarımızın özgürlük eksenli talepleri doğrultusunda sokak mücadelesine, yasal ve meşru mücadeleye dayanan birleşik mücadele ve direniş hattı savaş cephesinin saldırılarını boşa çıkarabilir.”

HDP’nin aldığı 5 milyon oyun önemli bir dinamik olduğuna işaret eden Ulusoy, “Şimdi faşizme karşı sokak sokak, mahalle mahalle HDK meclislerini örgütleme zamanıdır. Yerel düzeyde oluşturulacak meclisler formu faşizme ve savaşa karşı direnme noktamız olmalıdır” diyor.


Taş da meclislere işaret ediyor

Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖDP) Eş Genel Başkanı Alper Taş, Türkiye'de oldukça geniş bir muhalefet dinamiği olduğunu düşünüyor. Kürt hareketi ve örgütlü Kürt toplumunu da 'AKP faşizminin gelişmesinin önünde önemli bir direnç noktası' olarak gören Taş, şunları ekliyor: "Ancak bunun sınırları da ortada. Özellikle de Batı'da geniş halk kesimleri örgütsüz ve muhalefet dinamikleri dağınık. Gezi isyanında ortaya çıkan büyük direnme dinamiği, örgütlü ve sürekliliğini sağlayacak biçimlerde geliştirilemedi. Türkiye'de temel mesele bu direnme eğilimlerinin örgütlü bir halk muhalefetine dönüştürülmesi. Haziran Hareketi bu anlamda, geliştirilmesi güçlendirilmesi gereken önemli bir zemin."

Mevcut durumdan çıkışı Taş da, "meclislere" işaret ederek tarif ediyor: "Toplumsal zeminlerde solun varlığını güçlendirecek, halkla bağlarını geliştirecek, yarını bugünden inşa edecek kurucu bir perspektife sahip kanalların, meclislerin yaratılması gerekiyor. Yapmamız gereken, halkın gündelik sorunlarına onlarla iç içe yanıt verecek bir örgütlenme anlayışı ve yeni bir emekçi aydınlanması hamlesiyle bir kültürel değişimi de içerecek biçimde, birleşik bir direniş hareketinin geliştirilmesidir."


‘Daha sert direniş gerekli’

Michel Foucault'nun "İktidar her yerdedir, direniş de" sözüne atıfta bulunan CHP İzmir milletvekili Zeynep Altıok Akatlı ise, AKP'nin yüzde 49'luk blokunun "devletin kendisi" haline geldiğini belirtiyor ve devam ediyor: "Bizi biz yapan; yani solu sol, özgürlükçüleri özgürlükçü, ilericileri ilerici yapan en önemli yaşam damarı ilkeler, inanç, umut, ve dayanışmadır. Buradan yürüyeceğiz."

AKP faşizmini bertaraf etmek için yan yana gelmeyi önemseyen Altıok, şu görüşte: "Türkiye solu, solun evrensel değerlerinden ve ilerici muhtevasından koparak, seçilme eylemi için kendisinin inanmadığı, hatta karşı çıktığı, halkın en köreltilmiş yönleriyle uzlaşmak zorunda değil. Sol, emeği, adaleti, eşitliği, özgürlüğü, özellikle ve özellikle bu coğrafyada tartışmasız bir biçimde laikliği ve aydınlanmayı önüne koyarak mücadele hattını örmeli. İktidar her yerde zalim ve sert. Daha da sertleşeceğinden neredeyse kimsenin şüphesi yok. Artık Türkiye’de ciddi bir rejim krizi var. Bu toprakların olmazsa olmazı Cumhuriyet deneyimi, karşımızdaki tehlikeli blokun tehdidiyle karşı karşıya. Henüz seçim sonuçları dahi netleşmeden başkanlık tartışmalarına başladılar. Bu durumda Türkiye solu; sosyal demokratlar, cumhuriyetçiler, laikler, sosyalistler, Kürtler, Aleviler, gençler, işçiler ve geniş emekçi yığınları, ülkenin ve halkın geleceğini daha sert, iktidarın şiddetinden koruyabilecek, ona karşı direniş hattı örebilecek nitelikte savunabilmelidir. Cesaretle, sözümüzü sakınmadan, hem parlamentoda hem de sokakta aynı hattı örgütleyebilmeliyiz."




Antifaşist özgürlükçü blok lazım


Koç Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Erdem Yörük‘e göre, “güçlü bir toplumsal mücadele örgütlemeden ve topluma AKP’nin sunduğuna alternatif bir toplumsal, siyasi ve ekonomik proje sunmadan bu gidişatın önünü kesmek imkansız.” AKP ve Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, karşılarında duran ve durabilecek her kesimi zapturapt altına almak isteyeceği uyarısında bulunan Yrd. Doç. Dr. Yörük, “Bu noktada ahlaki, toplumsal ve kültürel sınırlar yok. Sadece siyasi mücadele bunun önünü kesebilir. Almanya’da faşizm, yükselen komünist harekete reaksiyon olarak yükselmiş ve komünistler Rusya’dakilerin aksine iktidarı alma iradesini gösteremeyince faşizmin altında ezilmişlerdi. İktidar alternatifi olmak sadece iktidara gitmenin değil, aynı zamanda ayakta kalmanın da tek yolu” diyor.


‘Yoksulların desteği hayati’

AKP’nin “yoksulların oyları ve desteğiyle” iktidarda kaldığını belirten Yörük, bunu şöyle açıklıyor: “Geçmişte böyleydi, 1 Kasım’da da böyle oldu. Hatta AKP gittikçe daha fazla yoksulların partisi oluyor. AKP’ye oy verenler arasında aylık aile geliri 2 asgari ücretten düşük olanların oranı 2007 seçimlerinde yüzde 57, 2011’de yüzde 65, 7 Haziran 2015 seçimlerinde ise yüzde 71. 1 Kasım’da bu oranın daha da yüksek olduğunu tahmin ediyorum. Bu sadece Türkiye’de değil, Brezilya, Hindistan, Rusya, Güney Afrika, Endonezya gibi birçok yükselen ekonomide mevcut olan bir durum. Yoksulların desteklediği elit partileri uzun yıllardır iktidarda. Kimileri sağcı, kimileri İslamcı, kimileri sözde solcu. Ortak noktaları şu ki, bu ülkeleri yönetmelerinin ve projeleri her ne ise onu gerçekleştirmenin tek yolu yoksulların desteğini almak.”


Günlük, kolektif çözümler

Yörük, AKP’den kurtulmanın yolunu da bu gerçekten hareketle tarif ediyor: “Bu neobonapartist İslamcı faşizmi engellemenin birinci ve vazgeçilmez yolu, Türk ve Kürt bütün yoksullar arasında örgütlenmek ve yoksulların desteğini kazanmak. Bu elbette zor ve zaman isteyen bir faaliyet, ancak bunun dışında başka bir yol yok. Bu, siyasi destek, ideolojik iknadan daha çok gündelik hayatta kurulacak güven ilişkileri temelinde gerçekleşebilir. Tıpkı 1970’lerde Türkiye sosyalist hareketinin, 1990’larda Türkiye İslamcı hareketinin yaptığı gibi mahalle çalışmalarına yönelmemiz, dayanışma kurumları ve gündelik hayata dair çözümler üzerinden yoksul halk ile ilişkilenmemiz, uzun erimli bir çalışma ile güvene dayalı bir siyasi genişleme hattı çizmemiz gerekiyor. Yoksul mahallelerde, işyerlerinde, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, beslenme, bakım alanlarında, özellikle kadın ve gençler arasında, ve de özellikle HDP’ye en uzak kesim olan sünni Türk işçiler arasında çalışacak kurumlar inşa edip, yoksul halkın dertlerine kolektif dayanışma çerçevesinde çözüm önermeliyiz. Öz yönetim ve öz savunmanın altını öz yeterlilik ile doldurmamız gerekiyor.”


‘Türkiye’nin geleceği hala biziz’

Yrd. Doç. Dr. Yörük, 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki farka ve HDP’nin yapması gerekene ilişkin ise şunları söylüyor: “7 Haziran’dan önce gündemi biz belirledik, 1 Kasım’dan önce ise AKP. Tayyip Erdoğan, savaşı, ittifakları, komplo yöntemlerini kullanarak inanılmaz bir toplum mühendisliği gerçekleştirdi, bizi bombalarla meşgul etti ve kazandı. Yine AKP’nin gündemleri ile meşgul olursak kaybederiz. AKP’nin üzerine gitmeli, böylece hem onu zayıflatmalı hem de demokrasi güçlerine saldırmasını engellemeliyiz. Dolayısıyla 7 Haziran ruhuna geri dönmeye davet ediyorum. Türkiye’nin geleceği hala biziz, bu sorumluluk ile hemen ve derhal mücadeleye başlamalıyız.”


AKP neden saldırıyor?

Artuklu Üniversitesi’nden Doç. Dr. Siyaveş Azeri ise, AKP’nin Türkiye’de “faşizmin günümüzdeki cisimleşmesi” olarak tarif ettiği “ılımlı İslam”ı temsil ettiğini belirtiyor. Ilımlı İslam’ın “meşruiyetsiz ve insan düşmanı bir hareket” olduğunu söyleyen Azeri, devam ediyor: “Türkiye’de siyasal İslam’ın temsilcisi olan Erdoğan-AKP iktidarının baskıcı siyasetlerinin temelinde, sermayenin karlılığı için gerekli olan ‘ucuz emek, suskun işçi’ cennetinin yaratılması isteği yatıyor. AKP’nin bunu başarabilmesi için dar anlamda sınıfa değil, bir bütün olarak topluma saldırması gerekiyor. Bu çerçevede toplumun farklı kesimlerine, örneğin kadınlara ve farklı etnik gruplara, basına, ifade özgürlüğüne karşı topyekun bir saldırı gerçekleştirmektedir. Toplumun sindirilmesi ve sermaye açısından istenilen ‘istikrar’ ve düzenin inşası için her düzeyde toplumsal haklar gasp edilip baskı altına alınmalıdır. 1 Kasım ‘seçimleri’ ertesinde sermaye örgütü TÜSİAD’ın ‘seçim’ sonucundan memnuniyetini ifade etmesini ve bu sonuçların istikrar sağlayacağını temmeni edip dillendirmesini bu çerçevede yorumlamak gerekir.”


Halk ve işçi konseyleri önerisi

Doç. Dr. Azeri, çözümü ise şöyle tarif ediyor: “İşçi ve meslek örgütleri, kadın ve insan hakları örgütleri, muhalif siyasi partiler ve gruplar radikal bir ‘siyasal özgürlükler bildirgesi’ne bağlılıklarını açıkça toplum nezdinde ifade etmeli, hiçbir koşulda bu haklardan ödün vermeyeceklerini ve olası toplumsal dönüşümler ve çalkantılar sürecinde ve ertesinde bunları savunacaklarını beyan etmelidir... Halk konseyleri ve işçi konseylerinin kuruluşuna şimdiden başlanmalıdır. Tüm yurttaşlar siyasal görüşlerinden bağımsız olarak bu konseylerde yer alabilmeli ve görüşlerini özgürce ifade edebilmelidir. Halk mahalle, fabrika, okul ve iş yerlerinde komiteler biçiminde örgütlenmelidir. Hiçbir siyasal parti veya örgüt konseylerin ve komitelerin faaliyet özgürlüğünü sınırlandıramamalıdır. Siyasi ve toplumsal bütün kararlar açık ve saydam biçimde halkın gözü önünde alınmalıdır. Siyasal parti ve örgütler halkın başı üzerinden ve perde arkasında iktidarla veya uluslararası güçlerle siyasi hiçbir görüşme ve anlaşmaya girmemelidir.”


‘Salt AKP karşıtlığı yetmez’

Demokratik muhalefeti güçlendirmek için bir “antifaşist özgürlükçü blok” gereğine işaret eden Prof. Dr. Gazi Çağlar ise, bu ihtiyacı şöyle açıklıyor: “Doğrudan halk demokrasisi diye tanımlayabileceğimiz bu program, üreten halkın kendi kendisini yöneteceği bir perspektifin ekonomiden siyasete, eğitimden kültüre pratikleştirilmesinden başka bir şey olamaz. Özgürleşme ve eşitlik mücadelesi ile iç içe yürüyen, ülke çapında tüm halk kesimlerinin çeşitliliklerini koruyarak katılabileceği bir antifaşist demokratik bloka ihtiyaç yakıcıdır.”

AKP’nin “sıradan” bir parti olmadığını, toplumun her düzey ve alanında kurumlaşmakta olduğunu belirten Çağlar, karşı mücadeleyi şöyle tarif ediyor: “Salt AKP karşıtı siyasal söylem üzerine inşa edilemez. Politik toplumda demokratik bir iktidarı hedefleyen antifaşist bir blok oluşumuna, sivil toplumda AKP’nin vakıflardan camilere, eğitimden paramiliter organizasyonlara, gerici-İslamcı kültürden medyaya uzanan sivil toplum ağına karşı mahallerde halk okullarından özgür medyaya, özgürleştirici kültür kurumlarından yayın evlerine, tiyatrolardan organik aydınlara uzanan bir demokratik sivil toplum inşasına ve nihayet emek merkezli, ekonomide doğrudan yönetimi hedefleyen mücadelelere ihtiyaç vardır. Tüm bu mücadeleler üzerine inşa edilen başka bir toplum perspektifi pratikte ete kemiğe bürünerek mümkün hale getirilmek zorundadır. İnsanlığı ve doğayı duvara çarptıran kapitalizme karşı başka bir toplum perspektifi olgunlaştırılıp AKP faşizmi karşısına gerçekleştirilebilir bir seçenek olarak konulmadan AKP’yi yaratan şartları ortadan kaldırmak mümkün değildir. Geçmiş sosyalizm deneylerinin antikapitalist bir pespektifte eleştirisi ve özeleştirisi, giderek pratikte olgunlaşacak yeni bir toplum perspektifine katkıda bulunacaktır.”


‘Hayati yol ayrımı’

Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. E. Ahmet Tonak ise, yapılacak ilk işin “yaygın katılımla samimi bir durum değerlendirmesi” olduğunu söylüyor.

Mevcut durumu “hayati bir yol ayrımı” olarak niteleyen Tonak, bunu şöyle açıklıyor: “Yapısal çelişki ve süreçlerin adının konması, ağırlıklı olarak hangi sosyal kesim ve tabakaların bir araya getirilebileceği konusunda netlik sağlayacağı gibi siyasetin ana ekseninin belirlenmesine de hizmet edecektir. Bu da muhtemelen HDP’yi egemenlerin belirlediği gündelik siyasetin gündemine hapsolmaktan kurtaracaktır. Örneğin sermaye tahakkümüne karşı (ki, faşizm bu tahakkümün alabileceği biçimlerden sadece biridir) emekçi örgütlenmesine mi ağırlık verilecektir, yoksa yeni Anayasa girişimlerinin anaforuna kapılıp AKP rejimine dolaylı bir biçimde de olsa meşruiyet mi kazandırılacaktır?”


ALİ BARIŞ KURT/ANF/ANKARA