DAİŞ sorunu, sömürgecilik, din ve Kürtler - 2

Bilineceği üzere DAİŞ’in Musul’a saldırıp 4 günde şehri ele geçirdikten sonra yönünü Bağdat’a çevirdiğine ilişkin haberler yayılmaya başlamıştı. Ancak her ne olduysa kısa bir süre sonra DAİŞ’in Güney Kürdistan şehirlerine karşı sistematik saldırıları başladı. Önce Şengal’e saldıran DAİŞ, orayı işgal ettikten sonra bölgede ilerlemeye başladı. Bu arada Şengal Dağı’nda HPG güçlerinin hızlı müdahalesine şahit olduk. Fakat saldırılar Şengal ile sınırlı kalmadı. Mexmûr’a yönelen DAİŞ orayı da işgal etti. Artık öyle bir hava oluşmuştu ki Erbil’in düşmesi bile konuşulmaya başlandı. Ancak tedbir alındı ve Mexmûr DAİŞ‘ten temizlendi. Öte yandan Kerkük önlerindeki saldırılar da durduruldu. Buradaki can alıcı soru hiç şüphesiz şudur: Bağdat’a yönelmesi beklenen DAİŞ neden Kürdistan’a yüklenmeye başladı?
Bu sorunun cevabını DAİŞ’in itikadi yaklaşımı çerçevesinde laik olarak nitelendirdiği Kürtlere olan doğal bir saldırısı olarak görmek yanıltıcı olacaktır. Bunun asıl sebebini başta Türkiye olmak üzere Kürdistan’da işgalci konumundaki güçlerin yönlendirmesinde aramak gerekir. Kürdistan’daki işgalci güçlerin bir türlü başa çıkamadıkları Kürtlerin statü elde etme girişimleri, bu kez DAİŞ kullanılarak bastırılmaya çalışılıyordu. Bunun için yaşanan gelişmeleri kısaca gözden geçirmekte fayda bulunmaktadır.
Hatırlanacağı üzere DAİŞ’in Musul işgalinden hemen önce yoğun olarak Güney Kürdistan’ın bağımsızlığı konuşulmakta idi. Bu arada Musul işgali gerçekleşti ve yine beklenmedik bir şekilde Kerkük’te bulunan Irak ordu güçlerinin çekilmesi üzerine Kerkük tamamen Kürt güçlerinin kontrolüne geçmiş oldu. Özellikle Kerkük’ün Kürt güçlerinin kontrolüne geçmiş olması, hemen hemen bütün Kürt çevrelerinde büyük heyecan yaratmıştı. Ancak bu heyecan Güney Kürdistan yönetiminin bağımsızlık yönünde ileri adımlar atılacağının sinyalini vermesinde de büyük bir etken olmuştu. Artık herkes öncelikle Kerkük’te bir referandum yapılmasını ve akabinde bağımsızlık ilanını konuşmaya başlamıştı. Hatta referanduma artık gerek bulunmadığını söyleyenler bile bulunmaktaydı. Üstelik bu bağımsızlık istekleri en yetkili ağızlardan ifade edilmeye başlanmıştı.
Bu arada Kuzey Kürt hareketinin önde gelen siyasetçileri ise daha farklı uyarılarda bulunmaya başladılar. Özellikle bağımsızlık için erken davranıldığı yönünde uyarılar dikkat çekmekteydi. Bu uyarılarda dikkat çeken husus ise böyle bir girişimin çok fazla Kürt kanı akmasına sebebiyet vereceği yönünde idi. (Sayın Öcalan ve Hatip Dicle’nin uyarıları) Bu uyarılar yine bazı çevrelerce “Kuzey hareketinin zaten bağımsızlık karşıtı olduğu ve uyarıların bu sebeple yapıldığı” şeklinde anlaşıldı ve Kürt kamuoyuna bu şekilde yansıtıldı.
Mevcut siyasi ortam bu durumda iken 2014 yılının Haziran ayı ortalarında Musul işgal edildi. Ağustos ayında ise Şengal saldırıya uğradı ve işgal edildi. Akabinde DAİŞ güçleri Mexmûr’a dayandı ve Mexmûr düştü. O an Güney Kürdistan’da panik başladı ve artık Erbil’in düşüp düşmeyeceği konuşulmaya başlanmıştı. Öyle ki mevcut saldırılar aynı hızla devam etseydi bütün Güney’in işgali işten bile olmayacaktı.
İşte DAİŞ’in saldırı yönünü beklendiği gibi Bağdat’tan çevirip beklenmedik bir şekilde Kürdistan’a yöneltmesini böyle bir siyasi atmosfer içinde okumanın daha doğru olacağını düşünmekteyiz. Özellikle PDK ile DAİŞ arasında olduğu söylenen örtülü çatışmasızlık antlaşmasının ve yine kamuoyunda konuşulan, Türkiye’nin DAİŞ’in Kürdistan’a saldırmayacağı yönünde garanti verdiği şeklindeki iddiaların oluşturduğu rehavet ortamında yaşananlar düşünüldüğünde Kürdistan’ın esasında ne kadar büyük çaplı bir tehlike ile karşı karşıya kaldığını anlamak daha kolay olacaktır.
Bütün bu yaşananlar; yani PDK’nin Kuzey Kürt hareketine önce mesafeli durup Türkiye’ye yakın durması, sonra Musul’un işgali, ardından Şengal ve son olarak Mexmûr işgali, tüm bunların sonrasında yaşanan Kobanê işgal girişimi ve Güney Kürdistan’ın Türkiye’den uzaklaşıp tekrar PKK ile masaya oturması birlikte değerlendirildiğinde Lübnan’ın başkenti Amman’da yapıldığı söylenen toplantının doğru olup olmadığı hususunda bir fikir yürütmek de mümkün olabilecektir. Bütün bu yaşananların sonrasında Rojava yönetimi ile Güney Kürdistan Kürt güçleri arasında yapılan Erbil buluşmalarını da yine bu bağlamda değerlendirmek mantıklı olacaktır.

Kürtlerin DAİŞ ve benzerleriyle mücadelesinin meşruiyeti

PKK’nin 1984 yılında Kemalist, faşist cunta rejimine karşı başlattığı direniş ne kadar haklı ise DAİŞ’e karşı yürüttüğü savaş da en az o kadar haklı bir savaştır. Bilineceği üzere 80 darbesi sonrası yaşananlar insan onuruna yakışmayacak düzeyde barbarlık içeren bir yaklaşımı barındırmakta idi. Bir taraftan Kürtçe’nin konuşulması dahi yasaklanırken öte yandan cezaevlerinde ve gözaltılarda tarihte eşine az rastlanır işkence uygulaması söz konusu idi. Genel politika olarak ise Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana uygulamaya konulmuş olan asimilasyon politikası darbe ile neticelendirilmek ve Kürt halkı temelden yok edilmek isteniyordu. İşte 1984 yılında başlayan isyan böyle bir ortamda şekillenmişti.
Aynı şekilde DAİŞ’in uygulamaları da 80 cunta yönetiminden geri kalır uygulamalar değildir. Hatta yer yer bu vahşetin önüne geçtiği bile söylenebilir. Bir yönüyle Kemalist faşist yönetimden daha tehlikeli olduğunu bile söylemek mümkündür. Çünkü cunta yönetimi yaklaşık 20 yıl boyunca Kürtlerle mücadele etmiş ve savaşı kazanamayacağı açığa çıkınca tasfiye olmuştur. Onun yerini daha yumuşak söylemler üreten ancak sorunu Neo-Osmanlıcı çerçevede çözmek isteyen yeni bir yapı almıştır. Bu yeni güç ile “çözüm süreci” adı altında bir anlaşma zemini bile doğmuş bulunmaktadır. Ancak DAİŞ için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Çünkü bu zihniyet ile hiçbir aşamada anlaşabilme imkan ve ihtimali yoktur. Kaldı ki DAİŞ’in alternatifi de bulunmamaktadır. Yerine göre DAİŞ‘in yerini alabilecek “daha yumuşak” bir yapının ortaya çıkması da mümkün değildir. Hadiseye bu açıdan yaklaştığımızda DAİŞ’e karşı yürütülen savaş tam anlamıyla bir ölüm kalım savaşıdır. Yine bu yönüyle DAİŞ’e karşı yürütülen savaş, meşru ve haklı bir savaştır.
Yürütülen savaşı bu minvalde değerlendirmek mümkün iken El Kaide tandanslı El Nusra gibi yapılara karşı yürütülen savaş ise DAİŞ’e karşı savaş kadar olmasa bile yine de haklı ve meşru bir savaştır. “DAİŞ’e karşı savaş kadar olmasa bile” şeklinde yaptığımız ayrım, Selefi El Kaide yaklaşımının yumuşaklığına değil DAİŞ‘in orantısız şiddet uygulamadaki sınırsız katı tutumuna dikkat çekmek içindir. Ancak Sünni Müslümanların, çeşitli din ve mezheplere sahip halkların, genel olarak Kürtlerin hatta insanlığın katı Selefi yaklaşıma sahip bir yapı ile birlikte yaşaması da pek mümkün görünmemektedir.

Çözüm süreci

Bilineceği üzere Sayın Öcalan’ın çözüm sürecini başlatmak istemesinin sebeplerinden en önemlisi olmasa bile biri, genelde Doğu Kürdistan, Güney ve Güneybatı Kürdistan’da özelde ise Rojava’da yürütülen direniştir. Kısaca özetlemek gerekirse; Kuzey Kürdistan’da barış ve çatışmasızlık, Güney ve Güneybatı’da ise direniş şeklinde özetlenebilecek bu politikaya karşı haliyle egemen güçlerin de bir politika geliştirmesi kaçınılmaz idi. Bu politika ise DAİŞ‘in desteklenmesi ya da en azından önünün açılması suretiyle Kürt hareketini yıpratıp güçsüz bırakarak Kuzey savaşını yürütemeyecek hale getirmek olarak özetlenebilir. Bunun dışında Tansu Çiller’in denediği ancak sonuç alamadığı kontrgerilla yöntemlerini hayata geçirmek, Kemalist, ulusalcı, faşist idarenin “kardeşlik” söylemi üzerinden yürütemediği tasfiyeyi bu kez “din kardeşliği”ni devreye sokarak sonuca götürmek gibi bir yöntem uygulanacağının ayak seslerini de duymak mümkündür. Böylece Kemalist rejimin iflas eden inkar politikasının bir adım önüne geçip Kürtlerin statü taleplerinin önüne bu kez Neo-Osmanlıcı politikalar ile set çekilmek istenecektir. Bu minvalde çözüm sürecinin sırat köprüsünde yürüdüğünün de farkında olmak gerekmektedir. Ancak bu aşamadan sonra ve özellikle Kürt Hareketi’nin dünya çapında yaşadığı meşruiyetle birlikte Kürtlerin statü taleplerinin önüne geçmenin imkansız olduğunu da akıldan uzak tutmamak gerekir. Bu talebe temelli engel olmanın bedelinin nihai bir savaş olduğunun ise esasında herkes farkındadır. Bu durumda geliştirilecek her türlü karşı politika Kürtlerin statü talebini ancak geciktirebilir.

Direnişin insani, İslami, ahlaki ve vicdani gerekçeleri

Yukarıda belirtmiş bulunduğumuz minvalde Kobanê özelinde yürütülen direnişin yanında yer almanın İslami, ahlaki ve vicdani gerekçeleri hususunda artık çok da söz söylemenin bir gereği kalmamaktadır. Kobanê direnişi artık bütün dünyada, hem Irak hem de Suriye’de yürüyen savaşın sembol ismi haline gelmiş bulunmaktadır. Yürütülen direniş esasında hem Türkiye’de hem bütün Kürdistan’da hem de bütün dünyada haklı bir direniş olarak görülmektedir. Bu bağlamda koalisyonun desteği, hem fiilen savaşın sonucunu belirleme noktasında hem de Kürtlerin gelecekteki statü talebinin belirginleşmesi açısından oldukça önemli sonuçlar ortaya çıkaracaktır.
Genelde Rojava özelde ise Kobanê direnişinin daha uzun süreceği aşikardır. DAİŞ hiçbir şekilde küçümsenecek bir güç değildir. Dünyanın en etkili silahının neticede insan gücü olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Kobanê’de yürütülen direnişin hem Irak hem de Suriye’de DAİŞ’in yürüttüğü savaş açısından bir kırılma noktası olması ihtimali de oldukça yüksektir. Dört taraftan kuşatılmış ve küçük bir alana sıkıştırılmış bir gücün ilk etapta “bırakıp kaçmaması” daha ilk başta DAİŞ efsanesini yerle bir etmeye yetmiştir.
Kısa vadede DAİŞ’in “başarılı” olduğu görülmüştür. Ancak uzun vadede DAİŞ’in Ortadoğu’da barınma ihtimalinin yok denecek kadar düşük olduğu da açıktır. Çünkü İslam tarihinde cihadı bu şekilde tasvir eden hiçbir gücün kalıcı otorite sağlayamadığı söylenebilir. Modern dünyanın böyle bir yönetim şekline izin vereceğini de düşünmemek gerekir.
Doğu Kürdistan sınırından, Xaneqin’den Efrîn’e kadar DAİŞ’e karşı her yerde savaş açan Kürtlerin uzun vadede bu savaştan galip çıkacağını kestirmek kehanet olmasa gerektir. Ancak burada güvenilmesi gereken asıl gücün yine Kürtlerin öz gücü ve tarihsel olarak sahip olduğu sınırsız direniş geleneği olduğu da unutulmamalıdır. Bu savaşın sonucunda zaten meşru bir yönetim olan Güney Kürdistan yönetiminin meşruiyeti artacak, seküler bir güç olan PKK’nin uluslararası alanda tanınmasının önünü açılacaktır. Kaldı ki bu meşruiyet zaten Şengal Dağı’nda mahsur kalan Êzidi Kürtleri için koridor açılması ile başlamıştı. YPG yetkililerinin artık koalisyon güçlerinin komuta merkezinde bulunduğu da göz önüne alındığında bu ilişkinin savaştan sonra da devam edeceği söylenebilir. Pragmatik bir yapısı bulunan Kuzey Kürt Hareketi’nin bu imkanı değerlendireceğinden ise şüphe duymamak gerekir. Çünkü hem Güney Kürdistan hem de Kuzey Kürt Hareketi’nin artık politika yapmayı öğrendiğini/becerdiğini kabul etmek gerekir. Bu bağlamda 21. yüzyılın Kürtlerin yüzyılı olacağını söylemek mümkündür.  BİTTİ

Abdülbasit BİLDİRİCİ / Avukat, Wan Büyükşehir Belediye Meclisi Üyesi