Kadın, ekonomi profesörüydü. Akademik kariyeri parlaktı! ANAP iktidarının ekonomi politikalarını eleştiriyordu. Bir anda dikkatleri üzerine çekti. Demirel “siyasete gir çağrısı” yaptı, siyasete girdi. Cumhurbaşkanlığı koltuğundaki Özal öldürülünce Demirel Cumhurbaşkanı oldu, kadını partisi DYP’nin başına getirdi, 93’teki seçimlerde SHP’li koalisyon hükümetinin başbakanı oldu. Aydın Doğan medyası kadının kuaför salonu gibiydi, Ertuğrul Özkök baş makyözdü, ama kabaydı, bir arabaya pasta-cila çeker gibi çalışıyordu.

SHP’nin başında Erdal İnönü vardı, garibandı, zeki bir atom profesörüydü ama siyaset adamı değildi, varlık gösteremedi, koalisyondaki “Mülayim Pasif” karakteri Kürt politikasında azgın olan kadın başbakanın ekmeğine yağ sürdü. Madımak Katliamı sırasında Başbakan Yardımcısı’ydı ama hiçbir şey yapamadı. Sonra da siyasetten çekildi zaten, öldü.

O kadın Tansu Çiller’di. Yıllardır Erdoğan’ı her dinlediğimde karakteristik olarak onu görürüm. Üç yıllık başbakanlığı döneminde ne dediyse tersini yaptı. Ekonomi profesörüydü ama cahildi; yapay faiz indirimine gitti ülke battı, “herkese iki anahtar” dedi halk evini-arabasını sattı, Avrupa Konseyi toplantısında Kürt sorununun çözümü için “Bask Modeli” dedi, Kürtler’e karşı “denizi kurutma” politikası başlattı.   

“Her gördüğünüz helikopteri bizim sanmayın, PKK helikopteri de olabilir” demese veya bir başbakan olarak Selçuk Parsadan adlı dolandırıcıya Başbakanlık Fonu’ndan 5.5 milyar lira kaptırmasa aslında ciddiydi ve zeki bir faşist gibi görünüyordu. Ama gerçekte her faşist gibi aptaldı, yeteneksizdi; tıpkı şimdiki erkek versiyonu gibi hiçbir yalanını gizleyemiyor, bir söylediği diğerini tutmuyor, ama utanmıyor, arlanmıyor, ülkeyi yönetemiyor, bu yüzden azgınca ve pervasızca Kürtler’e saldırıp “milli damarlar”a oynuyordu. 

“Denizi kurutma” politikasını bu çerçevede geliştirdi. PKK’ye karşı “düşük yoğunluklu savaş” tanımı da o zaman yapıldı ama savaşılan PKK değil, sivil ve silahsız Kürt halkıydı. Zaten “denizi kurutma” politikasının ve cümlesinin anlamı ve amacı buydu; “halk desteğini kesersen PKK zayıflar”. Bu yüzden 5 bine yakın Kürt köyünü canlı canlı yaktı, 17 bin civarındaki “faili meçhul cinayet”in çoğu bu dönemde işlendi, toplu köylü katliamı bu dönemin nirengi noktalarından biriydi. Kısacası, “Fırat’ın ötesi”nde hak-hukuk-adalet diye bir şey yoktu, “boyun eğmeyen Kürt” öldürülüyordu. 

“Fırat’ın berisi” de çok farklı değildi. 93’teki Madımak Katliamı yine bu ekibin; Çiller, Güreş, Ağar ekibinin eseriydi, Demirel yapamadığını -hem “öte”de hem “beri”de- bu ekibe yaptırıyordu. DEP’lileri Meclis’ten cezaevine bunlar gönderdi. Susurluk’ta ortaya dökülen “Kürt, Alevi, devrimci katliamı” amaçlı mafya-devlet pisliği bunların işiydi ve üzeri yine -kedi gibi- bu mahdumlar tarafından örtüldü.

İyi de bir hırsızdı kadın. Başbakanlığı sürecinde ülke ekonomisini hem cahil politikasıyla hem Kürt savaşıyla batırırken o arada iyi bir servet yapıp Amerika’da saklamıştı. Sırf örtülü ödenekten 500 milyar lirayı usulsüz aldığı anlaşılmıştı. Kocası Özer Çiller bu işin uzmanıydı zaten, İstanbul’un bilinen en sahtekar emlakçısıydı. Bir ara Aydın Doğan’la arası bozulunca Milliyet’ten Turan Yavuz bu kaçak serveti ortaya çıkardığında yer yerinden oynamadı tabi, eğitimsiz halka faşizm ve milliyetçilik aşıla aptal olsun, Kürt düşmanlığıyla da besle manyak olsun, işine bak. Hep böyle oldu. Şimdi de böyle.

Tayyip Erdoğan o dönem Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’ydı, 94’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Çiller’le arası iyiydi, orta yaşlıydı, yanında büyüdüğü Erbakan’ın elini öpüp saygı gösteriyordu, ama içten içe “büyük bir gelecek” planlıyordu. Her el öpüşü bir ihanet adımıydı aslında. Bunu Mehmet Metiner anlatıyordu, belediyede Erdoğan’ın danışmanıydı, her nedense Erdoğan rıskını kesmiş işten kovmuştu, soluğu bizim yanımızda aldı. Bir nevi itirafçıydı. Erdoğan’ın hükmettiği para miktarından gelecek hesaplarına kadar çok şey anlatıyordu, ama bana sorarsanız ajandı. Hatta çok yönlü ajandı. HADEP’te birlikte çalışma teklifini bu yüzden reddettim. Nitekim ne “mal” olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Bu “tür”den, onur yoksunu bu tür “Kürt tipi”nden devletin yanında hep oldu. Atatürk’ten Erdoğan zamanına kadar onurlu Kürt’e karşı devletin yanında duran çok devşirme biliriz. Kalsın şimdi, biz devlete bakalım.

Devlet ve hükümet sistemleri zihniyet ve kanun tekerrüründen ibarettir, insanın varolma tarihindeki bütün çağlarda hükmetme sistemleri tekerrür üzerine kurulmuştur. Bazıları bunu sadece geliştirir, gerisi aynıdır. TC’nin Kürt katliamı tarihine bakın, teknolojik gelişim gibi adım adım geliştirilerek sürdürülmüştür, ama zihniyet aynıdır. Orta ve uzak tarihi boş verin; Erdoğan ve Çiller’in politik karakter, ülke yönetme ve Kürt düşmanlığı benzerliği tipik bir “TC devlet adamlığı” zihniyeti tekerrürüdür. 

Fakat Erdoğan bunu geliştirmiştir, iyi de geliştirmiştir. En barbar pratik Kürt düşmanı Demirel ile Çiller’in çok ilerisinde bir politika ve pratik yürütüyor. Tipik devlet adamlığının ötesine geçti, devleti ele geçirdi, ihtiyacı kalmayınca “din ve mezhep kardeşi” ortağını silip attı. Şimdi Çiller döneminin “denizi kurutma” politikası devleti kesmiyor, okyanusu kurutmak istiyor, bu yüzden köylerden çok şehirleri bombalıyor, yakıyor, yıkıyor. 5-10 onurlu köylüyü derelerde, kışlalarda katletmek yetmiyor, onlarca devrimci genci, sivili, masumu şehirlerde binaların bodrumlarında yakıyor, öldürüyor.

Ve giderek daha çok silahlanıyor. Silah alımında 6. sıraya yükselmiş Türkiye. Resmi diktatörlük yolunda son viraja aşırı silahlanmayla girilmesi çok vahimdir. Kürtler, Aleviler ve devrimciler için vahamettir. Referandumda “evet” diyen her Kürt, yakın gelecekte başka bir Kürt’ün, Alevi’nin, devrimcinin hatta kendisinin ölümüne “evet” demiş olacak. Bu bir “katliam destekçiliği”, bir intihar girişimidir. Bu yüzden bu durum “evet” eğilimli her Kürt’e tek tek anlatılmalı, çok iyi anlatılmalı. Aksi durum kellemizin bahsidir.