Xezal Ana’nın Eruh’un adını duyar duymaz parlayan gözleri, neler görmüştü ömrünce.
Batman’ın Şasım köyünde, fukaralıktan benzi sararmış bir ailenin sekiz çocuğundan yedincisiymiş. Daha 15’ine varmamış, sınırın öte yanına gelin gitmiş. Sırtında binbir yük: Gencecik gelinlik, Êzîdîlik, Kürtlük. Devlet dendi mi, cümle ahâlinin hafızası kırık dökük. Çocukluğu ve gençliği, yenilgiye uğramış isyanlar ardından omzu çökmüş, başı önüne düşmüş bir halkın hatırasıyla dolmuş.
“Biz” demişti Xezal Ana, tüm o yoksulluğu ve yoksunluğu hiç yaşamamış gibi gülümseyerek, “o zamana kadar devleti Allah gibi görüyorduk. Ne devleti, ufak bir memura bile kimse bir şey söyleyemiyordu.”
Eklemişti: “84’te biz hissettik ki, Kürtler artık koskoca devletten korkmuyor. PKK’yle anladık ki, devlete karşı durabiliriz.”
***
Bir kırılma anı bu. Hani damlar, damlar, damlar ve taşar sonra. Sıfır noktası.
15 Ağustos 1984, Kürt’ün hikâyesindeki en önemli tarihlerden biri. Hatta modern Kürt için bir milat tarif edilecekse, işte bu tarihtedir. Ardından gelen tüm günler, en çok da o günün ortaya çıkardığı ilişki ve çelişkiler üzerinedir.
Kanserden kurtulmuş biri için hayat, üç bölümdür: Kanser öncesi uzun yıllar, kısacık da sürse hepsinden uzun gibi gelen kanserli yıllar ve sonrası: Tazelenmiş bir umut, feleğin çemberinde büyümüş bir zihin.
Kürt’ün 15 Ağustos’ta sıktığı kurşunun en büyük hedefi de bir “hastalık hâli” değil midir? Beli bükülmüştür, korkunun ve yılgınlığın dehlizine düşmüştür; boynu ipe gerilmiş, karnı deşilmiştir; gözü yerde, kulağı kiriştedir.
Eruh’ta sıkılan kurşun, sadece o anda patlamamış, tek bir karakoldaki “devlet”i öldürmemiştir. Silahın sahibi, cümle Kürtlerdir; hedefi de sömürünün cümlesidir.
***
Xezal Ana’dan çok sonra görüştüğümüz Bekir Kalkan, işte bu hali anlatır. O kurşun sıkıldığında Kürdistan’dan binlerce kilometre ötede, Almanya’nın Hamburg kentindedir. Ne edeceğini, elini kolunu nereye koyacağını bilemez. BBC’nin radyo haberlerinden duyar olan biteni. Hemen yola düşer, biriyle konuşması gerektir. Daha yoldayken heyecandan Eruh’u unutur; “Botan’ın oralarda ama bilmem nerede?” der, inanmaz gözle soran hevaline. Sonra günler, radyo başında geçip gider. Belki haberi tekrar verirler diye.
“Havalara uçtuk” diyor Bekir Kalkan. Ekliyor: “Anlatamazsın, sen ne yapsan o heyecanı anlatamazsın.”
***
İnsan, hep heybesinde hikâyeyle yürür. Nereye yürürse… Ne bileyim, zengin olmaktan başkasını düşünmeyenin heybesinde, belki “pempe panjurlu bir ev”deki mutluluk hikayesi vardır. Özgürlük isteyen, özgürlüğü düşleyenlerin izini görür. Mücadele etmenin anlamı da en çok dayatılan hikayeyi reddetmektir.
15 Ağustos 1984, en çok da bir “karşı-hikaye” olarak değerdir. Ama ne ki, şunca vakit, ne bir filmi çekilmiştir, ne tanık anlatımlarından başka öyküsü dizilmiştir. Oysa o hikaye, Eruh’taki baskın anından ötesidir. Hikaye zaten ancak yankısı ile tamama eren şeydir.
***
Şu günler, en çok da hikayemizi yenemedikleri günler. Ve şu günler, en çok da hikayemizle yeneceğimiz günler.
Ezcümle…
“Susuzluktan ölüyorum, bana belleğin sularından ver de içeyim.” (Saatin Gizli Yüreği, Elias Canetti)