
Bu arayışta kişi, toplum ve toplum sağlığıyla birlikte her daim yaşamın öznesi olmuştur. Kişi ancak kendisinde toplumsallığı açığa çıkardığında, yaşamın anlamını en fazla anlayabilir. Bu, uzun yaşamak anlamına da gelir. İnsan ancak toplumsallaştığında uzun yaşayabilir. Dolayısıyla J. J. Rousseau’nun baştaki sözünü en çok da özgürlük mücadelesinde yer alan fedakar, toplumcu bireyler doğrulamaktadırlar. Bunlardan sadece bir tanesidir A. Celil Keskin.
Keskin’in, Ceylan yayınlarından çıkan ve henüz elimize ulaşan ‘’Kutsal Mekanda Bir Yudum Yaşam’’ adlı çalışması bu gerçeklik üzerinden tezahürünü buluyor. Kitabın her sayfasında yaşamın anlamını arama, deşme ve açığa çıkarma meramı vardır. Bu arayış bilinçli bir tercih ve aşkla sahiplenilen bir kavganın ürünüdür.
Ova gerillacılığı
Kitap, anı-öykülerden oluşmaktadır. Yedi anı-öykü ile bu kitapta, hayatın gerçekliğine dair ne varsa resmedilir ve birbirimize içsel sorgulamalar yaratarak, gerçekliğimizde saklı olan mananın açığa çıkarılmasını sağlamakta ya da buna önayak olmaktadır. Bu sayede mana arayışına yönelen her birey, kendisini toplumla bütünleştirmekte; toplumsal travmaları, yıkımları bu sayede çok daha rahat anlayabilmekte ve anlatabilmektedir. Yıllardır bizler içerde, dışarda dağ sevdalılarının anı, öykü, deneme ve romanlarını okumakta, yüreğimizi yazılan bu edebi metinlerle doldurmakta, anlam arayışına bu satırlar aracılığıyla yol almaktayız. Özgür dağların havasını soluyan ya da solumayan her birey yıllardır okuduğu öykü, anı, deneme ve romanlarla o eşsiz ortamı bir nebzede olsa yaşamının bir parça kılmış, özgürlük sevdasını hep dağ zirvelerinde hayal etmiş ve yaşamıştır. Bugüne kadar her birimiz yüzlerce gerilla anısını, öyküsünü, romanını okumuş bunlarla betimsiz yolculuklara çıkmışızdır. Bu sebeple dağ gerillası hayatımızın bir parçası olmuş, gerilla derken zihnimizde dağ resmi izlenimi şekillenmiştir. Oysa bu kez tersi bir durum söz konusu. Çünkü bu kitapta ‘’dağ gerillasının’’ yanında ‘’ova gerillası‘’ tanıtılıp; karşılaştığı zorluklar bir bir paylaşılıyor.
‘’Ölümün Yaşama Göz Kırptığı’’ isimli öyküde bizlere çok yalın bir tasvir iletiliyor. Yazar bu öykünün bir yerinde ovada yapılan sığınakların örneğini paylaşırken şöyle der;’’Sığınaklar ovada faaliyet yürütmenin birincil koşulu olduğu gibi, mezara girmek ya da mezarda yaşamakla eş anlamlıydı. Bir tehlike anında hayatımızın bağlı olduğu bu yeraltı çukuruna girecektik.’’ Evet, çukur mezar ve ölümdür sığınaklar. Ama aynı zamanda kurtuluş arayışı ve faaliyetlerin saklı yürütüldüğü alanlardır da. Dağ zirvelerinin tersine bir yaşayış ve toplumun rengini açığa çıkarma mücadelesinin meşakkatli yoludur. Dolayısıyla bu öykü, diğerlerinden farklı bir gerçeklikle çıkar karşımıza. Zira bizler; ‘’dağ gerillasına’’ onun zorlu ama çoğunlukla özgür ve direngen yürüyüşüne alışmış, alıştırılmış okuyucularız. Bu öykü ile bambaşka bir gerçeklik ile karşılaşıyoruz.
Aslında bugünlerde buna çok da ihtiyacımız vardı. Zira şu an gerilla ‘’dağ savaşından”, ‘’ova savaşına’’ güç kaydırmış (Rojava, Şengal, Mexmûr….) dağlarda örülen özgürlük hayalini ovalara taşımıştır. İşte bu nedenle öyküyü tam da bugün okumanın, ova gerillacılığının yol ve yöntemlerini öğrenmenin zamanı. Yazar bu öyküde dağ ve ova gerilla gerçekliğini şu sözlerle paylaşıyor; ‘’Ova çalışmaları yer altında üstlenmek demekti, ova çalışmalarına gelen her arkadaş buraya ayak uydurmakta zorlanıyordu. Ovanın kuşku, güvensizlik, sürekli karanlıkta dolaşma ve sığınaklarda kalma gibi bizleri güneşten, gündüzden ve halkın arasına karışmaktan mahrum bırakan etkisi çekilmez hale geldiğinde ise hemen kendimizi dağların güven dolu zirvelerine atıyorduk. Özgürce temiz havasını soluyorduk ciğerlerimize. Burada zapt edilmez olduğumuzu anlıyorduk.
Annenin oğul hasreti
Bir başka öykü ise ‘’Yeşeren Umut Gözyaşları’’dır. Bu öyküde bir annenin oğul hasreti ve bitmeyen arayışı paylaşılıyor. Köyden köye, ovadan ovaya, Şehirden şehire uzayan bir yol ağı ve bu yol hikayesinde karşılaşılan haksızlıklar, ötekileştirmeler, yoksulluklar ve ölümler acılar paylaşılır. Kimi zaman ramak kalır oğul ile buluşmaya ve bu bir operasyon ile berhava olur, kimi zaman tam buluştum derken yerlerde sere serpe yatan cansız oğul bedenleriyle karşılaşılır. O an dil susar, göz görmez olur, yürek atmaz olur. Ve keşkelerin binlerce kez tekrarlandığı zaman dilimi başlar. Öyküde süprizler hiç bitmez. Tamda yas tutulurken fırat kurtuldu haberi çalınır kulağa, işte bu esnada yaşlı ve yaslı Kürt anasının kabuk bağlayan yarası kanamaya başlar. Çatışmadan sağ kurtulan oğluna mı sevinsin yanı başındaki nefessiz yatan oğullarına mı yas tutsun? Buradan itibaren içsel dünyanın suç/ceza ikilemi başlar. Bu serüvende biz okuyucular da kendimizi sorgulamaya başlar, bu ikilemde hayatın karşımıza çıkardığı ölüm/yaşam diyalektiğinde ilerlemeye devam ederiz.
‘’Şahadet Kısmet Olmadı’’ adlı anı/öyküde ise gerillanın en özlü ilişkileri en yalın ifadelerle paylaşılır. Okuyucu bu öyküde, bir taraftan olay örgüsüne gülüp eğleniyorken, diğer yandan olayın akışkanlığının yarattığı merakla bu özel alanda yol alır. Bir gerillanın yeni bir alana giderken ağır/aksak yol alması, fakat çatışma başladığında herkesten önce koşmaya başlayarak mevzilenmesi ve bunu bir halk deyimiyle ‘’Ez Qurbana Tirsê bibim, miriyan sax dike’’ şeklinde tanımlaması okuyucuya onca trajik hikaye arasında nefes aldırır. Şehit Zeki ve Mustafa’nın yaşadıkları, her kitapta böyleleri olmalı dedirten bir hikayedir. Bu anı-öykü kitabını, kendi adıyla özdeşleşen ‘’Kutsal Mekanda Bir Yudum Yaşam’’ ile tamamlamak lazım. Assolistler hep sona kalır derler. Bu öykünün de bizler açısından böyle bir özelliği olduğu için sona bıraktık. Tüm mücadeleyi kendisiyle başlatan, sürdüren ve bir halkı anlam arayışına sevk eden bilge ile buluşmanın, onunla aynı havayı solumanın, heyecanı ve telaşı paylaşılır. Bu yüzden kitabın en sürükleyici öyküsüdür.
Kitabın hikayesi hepimizden bir parça, hepimizden bir düş, bir özlem, bir umut taşır. Kitap, yaşanmış gerçek hikayelerin edebi bir dille paylaşımıdır. Okur okumaz sahiplenir kendimizi sürükleriz her hikayesinde. Gerçek olduğu için inandırıcıdır her öykü ve bizler kendimize ait değerleri bulduğumuz için inanırız.
ORHAN ÇAÇAN