20 Ekim 1991’de yapılan erken genel seçimlerde SHP listesinden parlamentoya giren 22 HEP kökenli Kurdî (Pro Kurdish ya da Kürt yanlısı) vekil, 70 yıl boyunca yoktur denilen Kürtlerin aslında var olduklarını, üstelik Kurdî kimlikleriyle, cumhuriyetin "güzide" parlamentosunun kürsüsünden dillendirmişti. Bu durum, kaba tabirle, devletin mekânında, devletin resmi ideolojisine açıkça meydan okumak anlamına geliyordu, üstelik silah kullanmadan. İlaveten bu meydan okumanın bağlamı, salt Kürt meselesine içkin olmayıp, demokrasi ve insan hakları temeli üzerinde inşa edilmişti.70 yıllık resmi ideolojiye demokratik zeminde gösterilen bu mukavemete devletin yanıtı ise, tahmin edileceği üzere, daha fazla baskı, katliam ve yeni hukuksuzluklar oldu. 1994 yılına gelindiğinde HEP ve ÖZDEP, AYM tarafından kapatılmış (ÖZDEP kendisini feshetmesine rağmen kapatılmıştı), ÖZEP kendisini feshetmiş ve dördüncü varis DEP’in parlamenterleri önce mecliste derdest edilmiş ve "nihayet" birkaç ay sonra DEP de kapatılmıştı. Ancak ne DEP son Kurdî parti oldu, ne de devletin bu partilere dönük kapatma ve sindirme politikası son buldu. 


Seçimlerde en ağır yük HDP'nin omuzlarında 

Gelelim esas konumuza; 24 yıl önce ilk defa meclise parti olarak giren Kurdî siyaset, askeri ve bürokratik tüm çabalarla meclisten kovuldu. Devlet, bu uğurda milletvekili katletmekten dahi çekinmedi. Bugün ise 7 Haziran’da yapılacak genel seçimlerde, siyasal rüştünü Kurdî gelenek içinde tamamlamış olan HDP’nin, meclis dışında kalmasının doğuracağı problemler tartışılıyor. Tartışmanın membası ise HDP’nin seçimlere parti olarak gireceğine dair yapılan açıklama. Evvela, farklı çevreler tarafından, farklı saiklerle yürütülen bu tartışmalardan ben memnunum. Memnuniyetimin birinci sebebi, 90’ların ilk yarısında "PKK artık mecliste" denilerek, meclis kürsüsünden konuşmaları dahi engellenen, "meclis kürsüsüne çıkıp PKK’lı olmadıklarını açıklasınlar" denilen ve MGK toplantılarında parti üyelerine dönük suikast planları yapılan bir siyasal geleneği arkasına alan HDP’nin bugün mecliste olmaması dahilinde oluşabilecek muhtemel tıkanıklıklar tartışılıyor. Bu durumun kendisi dahi çeyrek asırlık bir demokratik mücadelenin bir kazanımıdır. Başka bir ifade ile Türkiye’nin demokratikleşmesinin mevzuu bahis olduğu bir tartışma HDP’den bağımsız yürütülemiyor. 

Memnuniyetimin ikinci sebebi ise, Erdoğan’ın 7 Haziran’la birlikte koltuklar kralı olma düşüncesinin önündeki tek engel HDP olarak görülüyor. Özetle; Türkiye’nin demokratik bir cumhuriyet ya da cumhuriyet üst başlığında daha da otoriter bir yapıya evrilmesinin önündeki temel demokratik güç HDP. Şüphesiz HDP’ye cumhuriyetin demokratikleşmesi konusunda açıktan ya da zımni olarak biçilen bu paye olumludur fakat eş zamanlı olarak HDP’nin sırtına ağır bir yük de bindirmektedir. Nasıl? AKP’nin giderek otoriterleşen ve 7 Haziran’da "her şey yolunda giderse" zirveye ulaşacak olan "yeni Türkiye" hayalinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin tüm sorumluluğu HDP’nin omuzlarına yüklenmiş durumda. Öyle ki ana muhalefet partisi başta olmak üzere diğer tüm siyasi partiler sanki gelişen bu sürecin bir parçası değiller ve olup, olacaklardan sorumlu değiller gibi. 


HDP'nin meydan okuyuşunu sahiplenelim 

Bu durumda 7 Haziran’da ortaya çıkacak olumsuz bir tabloda, HDP’nin baraj altında kalması ve AKP’nin 330’a ulaşması ya da 330’u geçmesi halinde, tüm sorumluluk HDP’ye yüklenecek. HDP’nin suçu ise seçimlere, asker barajına rağmen, parti olarak girmiş olmak olacak. HDP’nin omuzlayacağı Türkiye demokrasisinin asker barajı ile olan imtihanı üzerinden yürütülen tartışmalar neler?

1) HDP AKP ile anlaştı ve birtakım (bölgesel özerklik vb) vaatler karşılında barajın altında kalacağını bilmesine rağmen parti olarak seçimlere girecek. Bu itham aslında çok yeni değil ve kaynağı da ne yazık ki sadece sağ siyaset değil, solun ulusalcı kısmını da içine alıyor. Örneğin 12 Eylül referandumu için boykot kararı alındığında ya da 10 Ağustos’taki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de benzer ithamlar söz konusu olmuştu. Yani boykot yapınca da, bağımsız cumhurbaşkanı adayı gösterince de, seçimlere parti olarak girince de sonuç değişmiyor. Her durumda AKP ile ittifak suçlaması yapılıyor. İlaveten 1999’an beri KSH’ne matuf bu ithamların inandırıcılığı su götürür bir haldedir.

2) AKP-HDP anlaşmasının bir sonucu olarak, HDP baraj altında kalacak ve sine-i millete, bölgeye, çekilecek. Özerklik inşasına yüklenip bölge partisi haline gelerek bölgesel bir meclis kuracak. Birincisi, BDP 3. Olağan Kongresi'nde DBP ismiyle zaten bölgeler partisi olduğunu ve temel amacının özerkliğin inşası olduğunu deklare etti. Ayrıca zaten bölgede DTK adıyla bir meclis var ve çalışma da yürütüyor. İkincisi, özerkliğin inşası, topyekun hükümetin iznine tabi olan bir şey değil ve halihazırda yürütülen inşa çalışmaları için de hükümetten izin alınmıyor.

3) HDP, her ne kadar "Türkiye Partisi" olma gayretinde ise de, aslında hala "etnik" bir parti ve bu yüzden de tüm Türkiye’yi kapsayacak siyaset üretemez. Kurdî siyaset geleneğinin, hele HDP’nin etnik referanslarla siyaset yürüttüğü tezi neye dayandırılıyor kavramak zor. Ancak kesin olan bir şey var ki o da Kurdî siyasetin üstüne yapıştırılan "etnik" etiketi devlet merkezlidir. Devlete ve ırkçı-milliyetçi çevrelere mahsus olan bu söylem bilerek ya da farkında olmadan yeniden üretiliyor. Milyonlarca Kürdün yurttaşlık hakkı taleplerini dillendirmek, demokrasi ve insan hakları talep etmek ve bunu yaparken de ülkenin tüm ezilenlerini kapsayacak bir biçimde yapmak "etnik" siyaset oluyorsa kabul! Başka bir ifadeyle HDP’i "etnik" siyasetle suçlamak yerine, 90 yıldır neden bir sol-sosyal demokrat parti HDP ve geleneğinin dillendirdiklerini dillendirmedi demek daha doğru olmaz mı?

4) HDP baraj altında kalırsa çözüm süreci tehlikeye girecek ve bölgede çatışmalar yeniden başlayacak. HDP’nin meclise girmemesi durumunda, çözüm süreci ile ilgili aksaklıkların yaşanacağı ortada. Erdoğan’ın, HDP’nin meclis dışında kalması durumunda "muhatap olmayacağı" vurgusu bunun en somut hali. Ancak eğer çözüm süreci selametle seyredecekse, sürecin taraflarını devre dışı bırakmak o kadar kolay olmayacak. Zira süreç denilen olgu, "itiraz eden" Kürtlerin muhatap alındığı bir süreç. Yoksa devletle herhangi bir çelişkisi olamayan Hüda-Par gibi yapılarla 90 yıllık bir itirazı müzakere etmek düşünülemez herhalde. Ayrıca, ciddi bir temsiliyet krizinin yaşandığı bir mecliste sadece çözüm sürecine dönük bir kriz değil, ağır aksak dahi ilerlemeyen demokratikleşme süreci de bir bütün olarak sakat kalacak. 

Sonuç olarak, HEP’le başlayan demokratik siyaset içinde meydan okuma hamlesi HDP ile en olgun düzeye ulaşmıştır. Seçimlere asker barajına rağmen girmek de meydan okumanın bağlamını bir tık daha ileriye taşıma hamlesidir. Naçizane düşüncem, demokratikleşme, Kürt meselesinin çözümü, katmerleşecek olan AKP otoriterliğinin önünün alınması vb… Tüm bu meseleleri hal yoluna koyma tartışması HDP üzerinden yapılıyorsa, gelin HDP’nin bu meydan okuyuşunu hep birlikte sahiplenelim ve bu müesses nizamı alaşağı edelim.


surtuncay@gmail.com