Siyasi bir katliam ve darbe dönemi yaşanıyor. HDP’li 15 bine yakın kişi gözaltına alınmış 5 bine yakın çalışan tutuklanmıştır. İktidarlarını gerileten HDP’yi kriminalize ederek kendi koltuklarını koruma derdine düşmüşlerdir. Kuyruk acıları var ve bu kuyruk acılarını HDP’den, muhalefet kesimlerinden, Kürtlerden çıkarmak istiyorlar.
Bu saldırılar bizleri daha da güçlendirmekte, kenetlenme ve birlik ruhumuzu arttırmaktadır. Tüm bu zorluklardan ancak birliktelik ile çıkabiliriz. Birliğimizi güçlendirerek bu baskılardan kurtulabiliriz. Muhalefet kesimlerini bir çatı altında buluşturarak, tüm bu zorluklara aşacağımız umudunu hiçbir zaman kaybetmemeliyiz.
YAVUZ ÖZCAN
HDP’li belediyelere yönelik kayyum darbesi sürerken, rehin alınan belediye eşbaşkanlarına sürekli yenileri ekleniyor. Amed Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Dr. Selçuk Mızraklı da yaklaşık 2 aydır tutuklu. Kayyumların Kürtlere yönelik katliam politikasının devamı olduğunu belirten Dr. Mızraklı, ”Bizler geçmişimizin direnişçi geleneğinden güç alarak geleceğe umutla bakıyoruz. Yapılmak istenen geleceğimizi, umudumuzu karartmaktır” diyor. Kürtlere kayyum darbesiyle ”Siz kendinizi yönetemezsiniz ancak yönetilebilirsiniz” mesajının verildiğini ifade eden Dr. Mızraklı, ”İktidarı gerileten HDP’yi kriminalize ederek kendi koltuklarını koruma derdine düşmüşlerdir. Kuyruk acıları var ve bu kuyruk acılarını HDP’den, muhalefet kesimlerinden, Kürtlerden çıkarmak istiyorlar” diye belirtiyor. Saldırıların sonuç vermeyeceğinin de altını çizen Mızraklı, ”Yüzyıllardır devam eden baskıcı siyasete demokratik bir zemin kazandırmak isteyen biz Kürtlere bu uygulamalar ile iradenizi tanımıyoruz diyenlere karşı direnerek, demokratik siyasetin tüm kanallarını kullanarak en iyi cevabı vereceğimize eminim” mesajı veriyor.
Amed Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanması ardından 22 Ekim’de rehin alınarak Kayseri Bünyan Cezaevi’ne konulan Dr. Selçuk Mızraklı gazetemiz Özgür Politika’nın sorularını yanıtladı.
Amed Büyükşehir Belediyesi’ne ikinci kez kayyum atandı. İktidarın büyükşehir belediyesi seçimi üzerinden henüz 4.5 ay geçmişken bir kez daha kayyum ataması, Kürtlere yaşadıkları kentleri yönetecek kişileri seçemeyeceklerine yönelik açık bir beyan mıdır?
2015 yılı ortasından itibaren devletin gerek Türkiye içindeki ve gerekse Türkiye dışındaki Kürtlere dönük ciddi bir propaganda ve eksen değişikliği yaptığı gözlenmelidir. Kürdün kendini ifade edeceği ve yarına ilişkin nitelikli adımları atabileceği en önemli kuruluş yerel yönetimlerdir. Bu çerçevede anayasal yurttaşlık hükümleri de dahil olmak üzere bir devletin hukuk sisteminin sahip olması gereken bütün değer ve sorgulamaları bir kenara bırakarak, “kayyumluk” gibi demokratik temsiliyeti beraber anamayacağım bir tutum içine girmişlerdir. Bu tutumları ile beraber, halkın demokratik iradesinin tanınmaması, demokrasi dışı yöntemleri ve buna ilişkin arayışları güçlendirecek ve bunun yegâne müsebbibinin kayyum kararlarını verenler olduğunun unutulmaması gerekiyor.
Kayyum kararı ile bir arada yaşam umutlarının da öldürüldüğünü görmekteyiz. Çünkü kayyumu sadece belediyeye atanan yönetici olarak görmemek lazım. Asimilasyon politikalarını devlet eliyle sürdüren, zor ve baskı aletinin uygulayıcısı olarak görmek gerekir. 2016 yılında da belediyelerimize zorla el konuldu. Bu el konulma sürecinde yani 2,5 yıl süren bu süreçte yaşananlara baktığımızda asıl niyetlerinin yerele hizmet getirmek olmadığını görebilmekteyiz. Bizler 4 ay gibi kısa bir süre hizmet ettik. Bu süreçte kayyumların tahribatlarını çok iyi bir şekilde gördük. Özellikle de Kürt kültürü ve kadına yönelik uyguladıkları politikalarda nasıl bir katliamcı yanlarının olduğunu gördük. Bizler de bu tahribatları bu kısa sürede onarmaya çalıştık. İşte bu çalışmaları gören merkezi iktidar yeniden kayyum atayarak bu politikalarını devam ettireceğinin sinyallerini vermiştir.
Çünkü yaşadığımız toprakların tarihini, kültürünü tahrip ederek bizleri tarihimizden, kültürümüzden koparmak istemektedir. Bizleri geçmişsiz bırakmak istemektedir. Bizler geçmişimizin direnişçi geleneğinden güç alarak geleceğe umutla bakıyoruz. İşte yapılmak istenen geleceğimizi, umudumu karartmaktır. Dikkat edersek bu toprakların geçmişine, kültürüne dair ne varsa katliamlarla yok etmek istemektedirler. Geçmişte yüzlerce savaş görmüş, göç ve zorbalık görmüş ama tüm bunlara rağmen ayakta duran, geçmişi günümüze taşıyan Hasankeyf’e baktığımızda, iş makinalarıyla yıkıldığını, bir tarih ve doğa katliamı yapıldığını görmekteyiz. İşte buradan da anlayacağımız kayyum politikaları bu katliamların devamıdır. Katliamcı devletin gerçek yüzünün açığa çıkmasıdır.
Bu asimilasyoncu politikaların uygulandığı yerler olan coğrafyamızda kayyumlar eliyle daha rahat ve hızlıca politikalarını tüm yerele indirgemek istiyorlar. Aynı zamanda bu kayyumlar eliyle de “Siz Kürtler kendinizi yönetemezsiniz. Sizler ancak yönetilebilirsiniz. Sizin seçme ve seçilme hakkınız bizim karar vereceğimiz noktaya kadardır” demektedirler. Kürtlerin iradesinin olmadığını, seçme ve seçilme hakkının “Kürt kimliklerini” bir kenara bıraktıkları zaman olabileceğini vurgulamak istiyorlar. Yüzyıllardır devam eden baskıcı siyasete demokratik bir zemin kazandırmak isteyen biz Kürtlere bu uygulamalar ile iradenizi tanımıyoruz diyenlere karşı direnerek, demokratik siyasetin tüm kanallarını kullanarak en iyi cevabı vereceğimize eminim.
Daha önce ifadeleri mahkemelerde güvensiz bulunan bir gizli tanığın ifadesiyle tutuklandınız. Özel bir hastanede yaralı bir PKK’liyi ameliyat ettiğinizi iddia etti. Kimdir bu şahıs?
Özel olarak bulunan birisi. Aranmış bulunmuş ısmarlama bir hikayedir. Bir sağlık meslek lisesi 1. Sınıf öğrencisi bile böyle bir şeyin tabiatın temel değerleri ile örtüşük olmadığını, en sıradan hastanenin bile ameliyathanesinin böyle yol geçen hanı gibi kullanılamayacağını bilir. Hele hele gizlilik gibi kaygısı bulunması gereken durumun birçok laçkalık içerdiği anlaşılacaktır. Öte taraftan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizleri hedef gösterdiği tarihlere bakmak lazım. Bu kişi itirafçı aslında aynı zamanda iftiracı olan bu kişinin başka insanlar üzerine verdiği ifadeleri Mardin mahkemeleri geçersiz saymıştır. İnandırıcılığı olmadığından geçersiz sayılan ve mahkemelere bile çıkarılma değeri bile görülmeyen bu iftiracı kişi şimdi kıymetli olmuştur. Çünkü çaldıkları minareye kılıf uydurmak için kurtarıcı olarak bakmaktadırlar. Ama bakıyoruz ki bu iftiraların tutarlılığı da yoktur. Mızrağı çuvala yine sığdıramamışlardır.
Bizlerin alınlarında bir kara leke bulunmamaktadır. Alnımız aktır. Halkımıza karşı veremeyeceğimiz bir hesabımız da yoktur. Çünkü bizler halk tarafından görevlendirirdik ve halkımızın verdiği yetkilileri hiçbir zaman art niyetli kullanmadık. Atılan iftiraların halkımız nezdinde bir değeri olmadığından çok da fazla önemsemiyoruz. Adaletin gözlerini bağlayarak kendilerine hizmet etme aracına dönüştüren bu iktidar her ne yaparsa yapsın halkımız nezdinde bizler adaletten, vicdandan ve haktan yana olanlarız. Bunu tersyüz edemeyeceklerdir. Tüm bunlardan dolayı bu iftiracının söylediklerini ciddiye bile almıyorum. Bu ısmarlama ifadelerle, bu ahlaksız politikalarla bizleri halkımızdan uzak tutmak istiyorlar ama bu oyun tutmadı. Göl maya tutmadı. Bunu da halkımıza borçluyuz.
Tutuklanma gerekçelerinizden biri de, üyesi olduğunuz siyasi partinin faaliyetlerine katılmış olmanız! HDP 6 milyon oy almış Türkiye’nin 3. büyük partisidir ve bir siyasi partinin faaliyetlerine katılmak neden bir suç olarak görülmektedir?
HDP, 7 Haziran 2015 seçimlerinde tutturduğu başarı ile iktidarın tüm politikalarını boşa çıkarmıştır. Demokratik siyaseti tüm kesimlere taşımak istemiştir. Türkiye’nin partisi olduğunu, ezilen, ötekileştirilmek isteyen kesimlerin dili olduğunu göstermiştir. İktidarın yalanlarını ortaya çıkarmıştır. Coğrafyamızda iktidarın yükselişini durdurduğu gibi alaşağı etmiştir. Tüm bu nefret ve kin ile HDP’ye, HDP şahsında ezilen, ötekileştirilen, muhalif olan kadın, genç ve diğer tüm kesimlere özel de ise Kürtlere saldırı furyasını başlatmıştır. Kaybetmenin çaresizliği ile bir akrep gibi sağa sola saldırmaya başlamıştır. Bunun sonu yine tıpkı akrep gibi kendi kendini sokarak yok olmaktır. Yok olması da yakındır.
2015 haziran seçimleri sonrasında bir saldırı başlatmıştır. Siyasi bir katliam ve darbe dönemini başlatmıştır. O günden günümüze HDP’li 15 bine yakın insanı gözaltına almış 5 bine yakın çalışanı ise tutuklamıştır. Kendisine gerçek muhalefet yapan, iktidarını gerileten HDP’yi kriminalize ederek kendi koltuklarını koruma derdine düşmüşlerdir. Kuyruk acıları var ve bu kuyruk acılarını HDP’den, muhalefet kesimlerinden, Kürtlerden çıkarmak istiyorlar. Bundan dolayı HDP’yi terörist göstermek, kriminalize ederek toplumla olan bağlarını koparmak istiyor. Geliştirdiği ırkçı söylemler ile linç kültürünü geliştirerek HDP çalışanlarına karşı siyasi ve fiziksel bir soykırım uygulamak istemektedir. Gözaltılar ve tutuklamalar ile de fiziksel bir katliam yapılmaktadır. HDP’yi dar bir alana hapsederek görüşlerinin yayılmasını engelleyerek bu defada siyasi bir soykırım, düşünsel bir soykırım uygulanmak istenmektedir. Tüm bunlardan yola çıkarak aslında yapılmak istenileni daha iyi görebiliriz. HDP’nin tüm çalışmaları kriminalize edilmektedir. Bunun da sebebi halkın sesi olan HDP’nin sesini kısmaktır. Halkın sesini kısmaktır.
AKP’nin herhangi bir il yada ilçe örgütünün önünde bırakın basın açıklaması yapmayı, kapısından geçmeyi yasaklayan bu iktidar, kendi eliyle taşıdığı kişileri HDP il örgütlerinin kapısına yığarak çalışmalarına engel olmak istemektedir. HDP’nin en basit bir basın açıklamasını bile kendi parti binalarının kapısının önünde yapılmasına şiddet uygulayarak engel olanlar, HDP’yi illegal, terörist göstermek için ahlak dışılık da dahil olmak için tüm yolları denemektedir.
Yani HDP iktidarın, tek adam rejimini kalıcılaştırmak isteyenlerin uykusunu kaçırmıştır, kaçırmaya devam etmektedir. İşte bundandır tüm bu saldırılar. Ama bu saldırılar bizleri daha da güçlendirmekte, kenetlenme ve birlik ruhumuzu arttırmaktadır. Tüm bu zorluklardan ancak birliktelik ile çıkabiliriz. Birliğimizi ve örgütlenmemizi güçlendirerek bu baskılardan kurtulabiliriz.
Burada ortaya çıkan sonuçlardan biri HDP’nin Türkiye’deki tüm toplumsal kesimlere ve sorunlarına cevap olabilecek bir parti olması yolunda daha büyük adımlar atarak bu baskılara göğüs gerebileceğimizdir. Muhalefet kesimlerini bir çatı altında buluşturarak, legal siyasete demokratik nüveler kazandırarak tüm bu zorluklara aşacağımız umudunu hiçbir zaman kaybetmemeliyiz.
Tutuklandığınızdan andan itibaren neler yaşadınız, nasıl davranıldı size, sizi içerde tutmak için bundan sonra nasıl bir yol izleyeceklerdir?
Sadece tutuklama değil, sürgün ve tecrit süreci var. Diyarbakır Cezaevi’nden Kayseri Bünyan Cezaevi’ne gelene kadar ben ve diğer eş aşkanların ellerindeki kelepçeler çözülmedi. Saatlerce yolculukta mola verilmeden bizleri buraya sevk ettiler. Benim tutuklanmam ve sonrasında sürgün edilmem anında yaşadıklarımın ya da bu zorlukların, halkımızın yaşadıklarının yanında hiçbir önemi yoktur. Halkımızın yıllardan beridir yaşadığı baskılar, göç ettirmeler, ölümlerin yanında bizim yaşadıklarımızı burada dile getirmek doğru değildir. Bundan dolayı bu konuda çok fazla bir şey belirtmenin anlamı olmadığına inanıyorum.
Türkiye’nin Rojava’ya dönük yürüttüğü işgal, selefileri Kürtlerin üzerine salması ve ortaya çıkan durumu nasıl değerlendirirsiniz?
2014-2015’den sonraki süreci geniş ölçekte değerlendirmek gerekir. Sadece Rojava değil Başur’u da içine katan bir bagaj içeriyor. 2023 hedefi güya Lozan’ın işlevini kaybedeceği hikayesi ve Misak-ı Milli’nin eğilip bükülerek geniş Kürt coğrafyasını da dahil etme arayışıdır. Selefi cihatçılar, bu dönemin devşirme yeniçerileri olarak sahaya sürülerek bir yanı ile muhtemel askeri kayıpların toplumda yaratacağı infialin önüne geçilmeye çalışılmış, diğer yanı ile de barbar uygulamaları ile beraber ürettiği korkunun kolay bir teslim alma sürecine dönüşeceği düşünülmüştür. Fakat sahaya sürülen bu grupların ağır kayıplar vermeleri muhtemelen moral ve savaş kapasitelerinde ciddi bir düşüşe yol açtı.
Uluslararası hukuk açısından ileride bu sorun hem savaş suçları açısından (Cenevre Konvansiyonu) hem de BM hukuku açısından, bir ülkeden diğer ülkeye ağır silahlı ordunun barındırılması, teçhiz edilmesi, finansı gibi birçok başlıkta başarısız olacak. Diğer yanı ile de Kürt sorunu bu süreçle beraber sadece Ortadoğu sorunu değil küresel düzeyde mercek altında olan bir soruna dönüşecektir. Çok eski zamandaki Beyaz Saray’da Yaser Arafat ile İsrail Başbakanının J. Carter’in hakemliğinde buluşulmasından yeterince beslenilmediği daha iyi anlaşılıyor.
Tüm bunların yanı sıra ortaya çıkan durum ise ulusal birliğin öneminin bir kez daha önümüze çıkmasıdır. Bu saldırılar sonrasında yaşanılan göçü, ölümleri ve yıkımı gördük. Bunları unutmamak lazım. Bu göç, zor, baskı ve ölümler fetihçi bir anlayış üzerine geliştirildi. Bu fetihçi anlayış Kürtlere Rojava’da uygulanmak istendi. Biz Kürtlere düşen ise tüm bu uygulamalara karşı ulusal birliği sağlayarak gereken cevabı vermektir. Ulusal birlik acil bir ihtiyaç olarak kapımızda durmaktadır. Tüm kesimlere düşen amasız, fakatsız bu konuda çabalamaktır. Tüm kesimlerin toplanıp, yürüttükleri siyaseti, partilerini bir kenara bırakıp, yan yana durmaları gerektiğinin bilincine varmaları gerekmektedir. Bu gün yaşadıklarımız olumsuzlukların kaynağında ulusal birlik ruhunu yakalayamayışımızın etkisi büyüktür. Bunun yakıcılığını tüm kesimlerin hissetmesi ve herkesin bu birlikteliği yakalamak için bir çaba içerisinde olacağına inancım tamdır.
Çifte izolasyon
Cezaevi koşulları nasıl, bir gününüzü anlatmak isterseniz neler söylersiniz, kimler var yanınızda?
Türkiye’de cezaevlerinin durumu hemen her gün basına da yansıdığı gibi ciddi sorunlar ve hak ihlalleri barındırıyor. Cezaevlerinde oluşturulan çifte izolasyona maruz bırakılan kapalı kitleler var. Zaten cezaevindesiniz, ancak bunun içinde de koğuş, hücre vb. sistemlerle ikinci, üçüncü bir izolasyon süreci yaratılıyor. Şu anda bir alışma sürecindeyim. Genç ve dinamik, sürekli tartışan ve üreten sekiz kişilik bir koğuşta kalıyorum.
Bu hipnoz hali bitecek
Siz ve arkadaşlarınızın rehine tutulması, muhalefetin her türlü yöntemle susturulmaya çalışılması, ekonomik, sosyal iflas, Kürtlere yönelik savaş üzerinden toplumun ırkçı militarizasyonu… Bu böyle nereye kadar gidecek?
Toplumsal bir tükenilmişlik sendromu var. Toplu intiharları iyice irdelemek gerekiyor. Acıyı duyma ve paylaşımı noktasında da toplumun duyargalarının zayıflatıldığı, köreltildiği bir kötülük iklimi, oldukça yıkıcı, yakıcı politikalar kendi kaderlerini ülke kaderi ile eşitlemiş bir avuç için heba ediliyor. Ama bu hipnoz hali, illüzyon durumu bitecek. Bir parmak şaklatmaya bakar her şey.
Türkiye’de siyasi bir çıkmaz var. Bu siyasi çıkmaz sonucu ekonomi ve toplumsal kodların bozulduğunu görebilmekteyiz. Baştaki iktidar halkı yalanlarla uyutmaya devam etmektedir. Yani bir hipnoz hali de var. Bunu da tüm aygıtları ile yapmaktadır. Tek taraflı basın, yargı, siyaset yapıları ve tüm devlet aygıtları propaganda aletine dönüştürülmüş durumda. Gobbells’in politikalarını Hitler’den sonra bu iktidarda görmek mümkün. Tamamen yalanlara dayanarak yapılan siyaset propaganda ile tüm halka sirayet etmekte ve kandırmaktadır. Bir hipnoz durumu yaşatmaktadır. İşte tüm bunlara rağmen kötüye giden ekonomi kitlelerde bir rahatsızlık hissettirmektedir. Bu rahatsızlık sonucu bir itiraz başlamıştır. İktidar kendi tek adam rejimini yürütmek için cılız da olsa çıkan bu itirazları baskı ile susturmak istemektedir. Bundan dolayı devletin yürütme, yasama ve yargı bölümleri iktidarın sopası durumuna dönüşmüştür. Yani bir uçuruma doğru hızla sürüklenmek isteniyoruz.
Bu sürüklenmenin önüne geçmek bizlerin elinde. HDP’nin elinde. Çünkü tek muhalif ses, gerçekleri dile getiren siyasi yapı HDP’dir. Ve yürüteceği siyaset ile de bunun önüne geçebilecek tek güçtür. Bu korkunç tabloyu gördüğünden dolayı bayağı bir baskı görmektedir. Ama bu baskıların dozajı ne olursa olsun, bu ülkenin uçuruma sürüklenmemesi için bir çaba sarfetme görevi de bulunmaktadır. Uçuruma sürüklenen bir Türkiye var iken, buna karşı seferberlik ilan eden bir HDP var. Bunu ileriki süreçlerde daha iyi göreceğimize inanıyorum.
Mücadeleye adanmış bir yaşam
Dr. Adnan Selçuk Mızraklı, Urfa/Siverek, 1963 doğumlu. Tıp eğitimini 1988 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde bitirdi. 1991-1996 yılları arasında Dicle Üniversitesi’nde Genel Cerrahi uzmanlığı eğitimini tamamladı. 1996-2005 yılları arasında Diyarbakır Devlet Hastanesinde, 2005-2018 yılları arasında Diyarbakır’daki iki ayrı özel hastanede çalıştı.
1990’lı yıllardan itibaren Diyarbakır Tabip Odası’nda farklı düzeylerde sorumluluklar aldı. 2008-2010 yılları arasında Oda Başkanlığı görevini yürüttü ve hâlen Diyarbakır Tabip Odası Onur Kurulu Üyesidir. 2006 yılından beri İnsan Hakları Derneği üyesi olup büyük kongre delegesidir. 2009 yılından itibaren Demokratik Toplum Kongresi’nde 2 dönem Divan Kurulu Üyeliği, 1 dönem Daimi Meclis Üyeliği görevlerinde bulundu. Mezopotamya Vakfı Üniversitesi Kurucu Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı, Yönetim Kurulu Üyeliğini hâlen yürütmektedir. Farklı gazete ve dergilerde yayımlanmış birçok değerlendirme yazısı ve makaleleri vardır.
İyi derecede İngilizce bilen Mızraklı, 24 Haziran 2018 seçimlerinde 27. dönem milletvekili olarak seçilerek TBMM’ye girdi. 31 Mart 2019 yerel seçimleri için milletvekilliğinden istifa ederek Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu. 31 Mart 2019 seçimlerinde yüzde 63 oy alarak Amed Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. 19 Ağustos 2019’da yerine kayyum atanarak görevden uzaklaştırıldı ve kısa süre sonra bir itirafçının uyduruk beyanına dayanılarak, icat edilen suçla tutuklanarak cezaevine konuldu.