
Özgür Deniz, Karadenizli bir devrimci. Önce çocuk yaşta tutsak düşmüş; gençliğinin ilk yıllarında ise ‘ölüm orucu gazisi’ unvanını almış. Türkiye devrimci hareketinin bir üyesi olarak sürdürdüğü mücadelesinden dolayı hapis cezası, bırakmamış yakasını; sonunda bir gün, yolu sürgüne düşmüş. Fakat sürgüne bir türlü ayak uyduramamış ve Rojava Devrimi göreve çağırdığında uzun süre direnememiş. Rojava’da çetelere karşı direnişe katılan Özgür Deniz, anılarını ise Mezopotamya Yayınları’ndan çıkan ‘Rojava, Bir Devrimcinin Anıları’ başlıklı kitabında toplamış.
Deniz’le hem yaşam öyküsü ve Rojava Devrimi’ne katılma gerekçeleri hem de kitabı üzerine sohbet ettik.
‘Rojava, Bir Devrimcinin Anıları’ adlı çalışmanız geçtiğimiz aylarda okurla buluştu. Önce, bu çalışmayı okurla buluşturan Özgür Deniz’i biraz tanıyalım…
Ben Orta Karadenizliyim. Çocuk yaşta ekonomik nedenlerden kaynaklı Batı’nın büyük metropollerinden birinin varoşuna taşındık. Yine ekonomik nedenlerden kaynaklı ortaokulu yarıda bırakarak çalışmaya başlamıştım. Tabii ilkokul döneminde de sabahları ya simit satmaya gidiyor ya da ayakkabı boyacılığı yaparak aileme yardımcı oluyordum. Hemen hemen her varoş genci gibi adaletsizliğe ve yoksulluğa karşı isyankar büyümüştüm. Mahallemizde birçok parti ve örgütün faaliyetleri vardı. Bizim antifaşist bir arkadaş grubu çevremiz vardı. Mahalle parklarımıza ve sokaklarımıza faşistleri sokmuyorduk. Yaşam içindeki çelişkiler bizi saflaştırmıştı. 16 yaşında devrimcilerle tanışmış ve kısa bir süre içinde örgütlü faaliyet yürütmeye başlamıştım. 18 yaşına gireli bir ay olmuştu; on günü aşkın işkenceli sorguların ardından örgüt üyeliğinden tutuklandım, 12 buçuk yıl ceza aldım. Genç yaşta cezaevi ile tanıştım. 1996 ölüm oruçları yeni bitmişti, tutsakların büyük bedeller ödeyerek kazanılmış hakları yeniden gasp edilmeye çalışılıyordu. 19 Aralık büyük zindan direnişi öncesi sömürgeci devlet, benimde içinde olduğum cezaevi dahil olmak üzere birkaç cezaevinde katliam yapmış ya da girişiminde bulunmuştu. Birçok arkadaşım bu operasyonlarda yaralanmış ya da katledilmişti. Sisteme karşı öfkem daha da büyüyor ve keskinleşiyordu. F tipi hücre cezaevlerine karşı birçok devrimci hareket, zindanlarda açlık grevi ve ölüm orucu direnişi başlattı. Ben de bu süreç içinde açlık grevindeydim. 19 Aralık Katliamı’ndan hemen sonra gönüllü olarak bağlı bulunduğum partinin ilk ölüm orucu ekibinde yer aldım. Direniş içerisinde bazı arkadaşlarım hemen yanı başımda ya da yan hücrelerde ölümsüzleşti.
Bu yılların sende biriktirdiklerinin, izlerinin ve yolculukların kitaba katkısı ne oldu?
Yıllarca yan yana yattığım ortak paylaşımları büyüttüğümüz arkadaşlarım şehit düşmüştü. 170 günü aşan ölüm orucu esnasında yüzlerce direnişçi, geçici bir süreliğine tahliye edilmiştik. Bu süre bittikten sonra hakkımda yeniden tutuklama kararı çıkartılmıştı. Hayatımdaki en büyük yanlışlardan biri, sürgünde yaşama kararı oldu. Bu durum beni çok etkilemişti, kırılmalar ve içimde büyüttüğüm tepkilere karşı mücadele ederek burada da aktif devrimci çalışma yürütüyordum. Ama bir tarafım hep eksikti sanki. Yaşamımda direnişlere, katliamlara, Rojava Devrimi’ne bir kum tanesi olup tanıklık etmiş olsam da bugün hala kendimi böyle hissediyorum diyebilirim. Aklım ve yüreğim hep bir yerlerde kaldı.
Neden böyle? Ve bunun Rojava’ya gidişine etkisi oldu mu?
Buradaki çalışmalar hep bende yetersizlik duygusu yarattı. Bir türlü mutlu devrimcilik yapamıyordum, bir kısır döngü gibi geliyordu. Bu duygu beni özgür alanlarla buluşturdu. İlk özgür alanlara gittiğimde Özgürlük Hareketi’ne karşı önyargılarım, gerilla yaşamı içinde paramparça oldu. Teorinin ne kadar gri, pratik yaşamın ne kadar yeşil olduğunu daha iyi anlamıştım. Bireylerin alışkanlıklarının dışında kapitalizmin hiçbir izinin olmadığı özgür alanlar ve gerillanın yaşam biçimi, ilişkileri, önyargılarla oluşmuş duygularımı paramparça etti. Mücadele yaşamım ve düşüncelerim yeni bir dönemece girdi. Oralarda çok değerli arkadaşlarla uzun zaman geçirdim ve çok şey öğrendim. Yüzyıllardır dört sömürgeci devlet tarafından dili kültürel varlığı inkar edilen bir halkın faşizan saldırılara ve katliamlara karşı direnen en yiğit kadın ve erkekleri yanıbaşımızda duruyordu. 2011’de Rojava’da başlayan bu destansı ve kahramanca direniş, tüm dünyanın gözleri önünde yaşanıyordu. Bu insanlık ve devrimcilik sınavı, Türkiyeli bir devrimci olarak beni rahatsız etmeye başlamıştı. Bu savaş karşısında sessiz ve kayıtsız kalmak, rahatsız ediciydi. Başlayan bir devrimi görme, devrime katılma isteği, yüreğimi ve aklımı teslim almaya başlamıştı. Rojava, Ortadoğu karanlığının içinde halkların kutup yıldızı gibi doğuyordu. Kendimi Avrupa’nın gri ve soğuk sokaklarına yabancı hissediyordum. Aklımın rüzgarı duygularımı, heyecanımı, merakımı önüne katıp sürüklüyordu. Kesin karar vermiştim. Bağlı bulunduğum iradeye fikrimi söylemiştim. Devrimci yaşamımda benim için yeni bir serüven daha başlıyordu.
Türkiye devrimci hareketinin Rojava’ya yaklaşımını genel olarak nasıl görüyorsunuz?
Beni Rojava’ya sürükleyen şey, ideolojinin ötesinde, devrimci, insani ve vicdani sorumluluk duygusuydu. O dönemde, yani 2012’de, bağlı bulunduğum iradenin dışında Türkiye devrimci hareketinin büyük bir kısmının bir halkın başlayan devrimci savaşımına kibirli ve uzaktan konuşmalarına bir tepkiyi de barındırıyordu. Dışarıdan lafazanlık yapmanın, konuşmanın, teoriler üretmenin zamanı olmadığını, binlerce kilometre ötelerde değil hemen burnumuzun dibinde yüzyıllardır acı çeken bir halkın devrimci kalkışmasına bir çakıl taşı olmanın gerektiğini düşünüyordum. Türkiye devrimci hareketinin dün Filistin’e, Kolombiya’ya, Nepal’e duyduğu ilgiyi duymaması ilginçti benim için. Kürt sorunu bir turnusol kağıdı rolü oynuyordu. Aslında birçok sosyalist ve devrimci hareketin içinde Kürt ulusal kimliğine sahip devrimci olmasına rağmen bu yabancılaşma aslında kendine ve tarihine yabancılaşmaydı. Çünkü Filistin örneği hala canlı bir şekilde önümüzde duruyordu. Rojava’daki isyan ve direniş, bir halkın ezilmişliğine, inkarına karşı başkaldırıydı. Bu Kürt halkı olmayabilirdi de. Bu devrimci başkaldırı, başka bir halkın devrimci başkaldırısı da olabilirdi. Bir devrimci, olanakları ve fırsatları var ise devrimin olduğu yerde olmalıydı. Bu birleşik bir devrim, yüzyıllardır iç içe yaşayan halkların kaderinin ortak olduğu devrimci bir başkaldırıydı. Devrimi görmeyen bir devrimcilik, yabancı geliyordu bana artık.
Bunların yanında, Türkiye devrimci hareketinin bileşenlerinin büyük bir bölümünün geç de olsa bugün Rojava Devrimi’yle ilişkilenmesi, halkların birleşik devrimi açısından temel bir kazanımdır tabii ki.
Kitapa dönersek… Bu kitapla ne anlatmak istiyorsunuz?

Bilinmeyen kahramanlıklarla dolu Rojava topraklarında, küçük bir hikayenin içinde büyük kahramanlıkları anlatma duygusu etkili oldu. Daha anlatılacak nice kahramanlıklar var. Bizimki okyanusta sadece bir damla. Bu kitap, bir kurgu değil. Yüreğim tarihin akışına tanıklık etmişti sadece. Özgürlük sevdasına tutulmuş, gözleri yıldız misali parıldayan, ölümün üstüne yürüyen, savaşın amansız yangınında bir damla su misali denizler yaratan onurlu insanların yaşanmışlığı bu.
Bu kitap benim ilk deneyimim oldu. Aslında onları anlatamama kaygısı taşıyordum. Fedai ruhla yaşamın en zorlu anlarında özgürlük için yüreklerini gökyüzüne bırakıp hayata veda edenler, hatıralarımızda vazgeçemeyeceğimiz, gizemli, dokundukça kendimiz olacağımız değerler bıraktılar. Bana düşen tek şey, bunları heybemden çıkarıp Rojava Devrimi’ne gözlerini kapatanların görmesi duygusuydu.
İnsanlığın ve toplumların değişiminin tarihsel evrimi pek bilinmez. Somut olan, yani en son yaşanan hali hep ön plana çıkar. Devrimler tarihi de böyledir. Devrimlerin hangi tarihsel zorluklar içerisinde geçtiğini, ne tür süreçler yaşandığını pek bilmeyiz. Önemli olan, devrimi görmek ve yaşamaktır. Tarihe tanıklık edenler, tarihi yazanların bu süreçlerde ne tür zorlukları aşarak ilerledikleriyle pek ilgilenmez. Devrim yapılmış ve zafer kazanılmıştır. Önemli olan budur. Devrimin hangi tarihsel zorluklar içinde büyüdüğü, daha ilk baştan itibaren yaşamlarıyla devrimi, direnişi örenlerin kimler olduğu aklımıza gelmez. Bütün zorluklar içinde yaşamın en zor anında savaşan kahramanların isimleri hatırlanmaz, onların büyük irade ve kararlılıkları pek bilinmez. Bazen sayıları binleri bulan, devrimin kutup yıldızları gibi ışıldayan, yürekleriyle, beyinleriyle, kanlarıyla geleceği örmek için kendilerini feda edenlerin, dahası tarihe gerçekten tanıklık edenlerin isimlerini çoktan unutmuş oluruz. Ancak onlar, çocuklara güzel bir dünya bırakmak, onların savaşsız bir dünyada yaşamasını sağlamak, ağlayan değil gülen bir çocuklar dünyası yaratmak için kendilerini feda ettiler. Onların tek tek isimleri bilinmese de, idealleri özgürlüğün kazanıldığı topraklarda boy verip yeşertiliyor.
Rojava Devrimi, tarihsel özellikleriyle klasik devrimlerden farklı bir tarihsel süreçten geçerek bugüne geldi. Bir kısmımız gücümüz oranında bu devrimin birer öznesi olarak günlük yaşamın içinde yaşayarak geldik. Bir kısmımız uzaktan desteğimizi sunduk. Bazıları için bir umut ışığı oldu, bazıları için bir korku kaynağı; bazılarının hayallerini süsleyen yeni bir özgürlük ateşi haline geldi, bazıları için ise egemenliklerinin kırılması olarak algılandı.
Fakat Rojava Devrimi’nin tarihsel dönemeçleri olduğunu, küçük yolların örülerek bugünkü güce ulaştığını bilmemiz önemlidir. Rojava Devrimi, 21’inci yüzyılın enternasyonalist devrimidir. Değişik ülkelerden onlarca gönüllü savaşçının buluştuğu bir merkez haline geldi. Ayrı dillerin ama aynı yüreklerin konuştuğu, bakışlarında özgürlüğe susamış bir iradenin olduğu, enternasyonalist militanların şehit düştüğü bir alan haline geldi. Kapitalist dünya sistemine karşı ezilenlere yeni bir yaşam sunma iddiasındadır. Rojava’da sadece askeri anlamda bir direnişe değil; esasen ordulaşan, mücadele eden, örgütlenen ve her şeyden önemlisi de kendi rengini, iradesini her boyutuyla ortaya koyan gerçekliğe tanıklık yaptım.
Kitap çıktıktan sonra insanların tepkileri ne oldu?
Kitap çıktıktan sonra beni yakından tanıyanlar, böyle bir çalışma yapmama şaşırdı. Çünkü hiç böyle bir deneyimim olmamıştı. Değişik ve güzel tepkiler aldım. Tabii bu okuyucuya göre değişiyor.
Son olarak, kitaba başlayacak olanlara bir notunuz, mesajınız var mı?
Mücadeleye devam ediyor, bu nedenle özellikle giriş bölümünde kopukluk ya da hızlı geçişler hissedilebilir. Bu, bilinçli ve tercihli bir şeydir. Bugünkü mücadele koşulları, bunu gerektiriyor. Bu kitap, sadece tarihe tanıklık ediyor. Kuru bir betimlemeden uzak, yalın bir şekilde büyük bir irade, kararlılık ve feda ruhuyla özgür ve adil bir geleceği örenlerin yaşamlarını, tarihsel bir sürece tanıklık edenlerin bu süreçlerde yaşadıklarını anlatmaya çalışıyor.
‘Söyleyin yoldaşlara, İsmail korkmuyor!’
Bir sürü hikaye var ama, seni en derinden etkileyen hikaye ne oldu?
Rojava’da en çok etkilendiğim şey, genel olarak toplumun, başta da genç kadın ve erkeklerin savaşkanlığı idi. Bir de 13 Eylül 2013’te El Nusra (Fetih el Şam) ve Ehrar-el Şam gibi çetelerin Serêkaniye’yi kuşatıp Cizîre Kantonu ile bağını kesmek için Cava ve Alok köyüne saldırısı. Burada Rojava Devrimi’ne katılan ilk enternasyonalist savaşçılardan MLKP şehidi Serkan Tosun (Şehit Yılmaz) ve mezarlığın üstünde mermisi bitmesine rağmen bir adım geri çekilmeyerek son el bombası ile tankın üstüne yürüyen Şehit Mehmet Salih’in eyleminden etkilendim.
Serêkaniye’yi özgürleştirme operasyonu esnasında çatışmalara girmek istemeyen Şehit İsmail, düşman tarafından kuşatıldıklarında cihazdan hepimize, “Söyleyin yoldaşlara, İsmail korkmuyor, teslim olmuyor, geri de çekilmiyor; kanımın son damlasına, son mermime kadar savaşacağım, herkes bilsin bunu” deyip Zerdeşt ile birlikte ölümsüzler kervanına katılması, çok etkileyiciydi. Savaş böyle bir şeydi işte, dün güvenmediğin ve korktuğunu sandığın yoldaşın senden daha cesaretli ve kararlı olabiliyordu. İsmail’in kahramanca savaşıp şehit düşmesi birçoğumuzu utandırmıştı ve resimdeki gözlerine bakmaya bile cesaret edememiştim. Erken yargı ve kararlar insanı İsmail gibi bükerdi. Ve bunun gibi onlarca unutamadığım anı hafızamda.
SELMA AKKAYA / PARİS