Sümer, Mısır ve Grek olmasaydı binlerce yıldır üzerinde yaşadığımız coğrafyada felsefe, bilim, sanat ve edebiyat alanında geride ne kalırdı acaba? Ne yazık ki bu üç mihenk taşı olmasaydı bugün Batı da olmazdı. Çünkü Batı kültürünün temel kaynağı bu kadim kültürlerdir. Batı’nın bu noktaya gelmesinde de yine bu kadim kültürlerin katkısı çok önemlidir. 

Peki, Batı bu kaynaklardan beslenip zenginleşirken biz neredeydik? Bu sorunun cevabı sanırım bugün içinde debelendiğimiz şiddet ikliminin de cevabı olacaktır. Bu şiddet iklimin altında sanırım tekçi anlayışı aramak yanlış olmasa gerek. Bu tekçi anlayış yüzünden olacak ki bu coğrafyadaki aydınlanma hareketi de şiddet ikliminden kendini sıyıramamış ve kendini “tercüme odasına” hapsetmiştir. 

Bugün yapılan “yerli” olup olmama tartışmasının temelinde de sanırım bu problem var. Osmanlı’nın tebaa kültürü Cumhuriyet’te “yurttaş” kültürü olarak olduğu gibi karşılık buldu. Yani bireysel ve kültürel farklılıklar yok sayılarak tekçi bir “yurttaşlık” kültürü geliştirildi. Onun için bu noktadan bakıldığında aslında ne Osmanlı’nın ne de Cumhuriyetin yerli olmadığını söylemek yanlış olmasa gerek. Çünkü her iki toplumsal sistem de bireyi yok saymış onun farklılıklarını görmezden gelmiştir. 

İşte tam da bunun için bireyi dışlayan hiçbir yaklaşım “yerli” değildir. Çünkü yerlilik bireyin içinde yaşadığı coğrafya ile ruhsal ve duygusal bütünleşmesi ile olanaklıdır. Her iki sistem de bu durumu dışladığı için yerli olmaktan hep uzaklaşmış ve her dönemde “iç düşman” yaratma nosyonu ile ayakta kalmaya çalışmıştır.

1 Kasım 2015 seçimlerine yaklaşılırken de “milli ve yerli” olanları seçin diyen tekçi anlayışın bu çıkmazı gözardı etmesi sanırım bir türlü “akıl tutulması” olsa gerek. 1 Kasım tarihi iç içe geçmiş Osmanlı ve Cumhuriyet için de önemli bir tarih, çünkü 600 yıllık Osmanlı saltanatı 1 Kasım tarihinde kaldırılmıştır. 

Onun için de bu seçimlerde laik seçmenin HDP’nin daha çok oy alması için daha çok çalışma yapması gerekecek. Çünkü seçim sandıklarının bu tarihte kurulması tesadüfen seçilmiş bir tarih değil ve birileri hala şu rüyanın peşinden koşmaya devam ediyor. “Saltanatı” geri getirmek, ardından da “Şam’a gidip Sultan Selahaddin’in kabrinde Fatiha okuyup, Emevi camisinde bayram namaz kılıp” ve ardından “halifeliği” ilan etmek. Geçen yılki Kobanê direnişi bu hayale büyük bir darbe vurdu.

Bu rüya birçok insana paranoya gibi gelebilir ama unutmayın ki paranoyaların da her zaman alıcıları vardır. Ne de olsa Yavuz Sultan Selim’in Şam’ı ele geçirdikten sonra Mısır’a geçip halifeliğini ilan etmesi gerçeklik olarak tarihin hafızasında hala duruyor. 

Ve unutulmamalıdır ki Şam (Damascus) tarihin her döneminde çok önemli bir merkez olmuştur. Çünkü Şam’a sahip olan Ortadoğu’ya da sahip olur. Ve yine rivayete göre Şam’daki Kaysun dağlarında ilk kardeş kavgası olan egemen olma mücadelesi olan Habil ve Kabil kavgası da burada gerçekleşmiştir. Bu aynı zamanda tarihin ilk cinayeti olarak kayıtlara geçmiştir. 

Bundan dolayı Şam’ı ele geçirmek sembolik olarak aynı zamanda gücü ele geçirmek ve savaşı kazanmaktır. Çünkü kavgayı ilk kazananın ruhunu ele geçirerek dünyaya egemen olmaktır.

İşte tam da bunun için birilerinin Şam hayalini tarihe gömmek için 1 Kasım 2015 seçimleri laikler, demokratlar, liberaller ve sosyal demokratlar için daha çok önem arz etmektedir. 

Çünkü bu seçimlerden çıkan sonuçlar aynı zamanda saltanatın ve devamında halifeliğin yeniden ilan edilmesinin ya tamamen önünü açacak ve onaylayacak ya da tarihin çöp sepetine atacak. Elbette onaylanması Türkiye coğrafyasında yaşayan laiklerin ve diğerlerinin intiharı olacaktır.  

Bu açıdan bakıldığında da “milli”, “yerli” tartışması daha da önem kazanacaktır. Ne de olsa temel haklar açısından bakıldığında –ki temel haklar da çağımızda yerli olmanın ölçütü olarak görülüyor- “özgür yurttaş” olma şansı her zaman için laik sistem içerisinde daha olanaklıdır. Saltanat ve halifelik için bu durum söz konusu bile değildir. 

Onun için; 1 Kasım 2015 seçimi laikler, demokratlar ve sosyal demokratların bundan sonra da “özgür yurttaş“ olarak kalmak için verecekleri hayati bir karar olarak tarihin hafızasında yer alacaktır. 

Diğer ihtimal ise “Emevi camisinde bayram namazı kılmak” rüyasını daha da güçlendirecek ve Türkiye’yi bir iç savaşa sürükleyecektir. 

Unutulmamalı ki yerli olmak, “özgür yurttaş” olmaktır. Sümer, Mısır ve Grek kültürünün “insan olma” tasarımına bağlı kalmaktır.

1 Kasım 2015 tseçimleri bunun için son fırsat olabilir… Laikliğin güvencesi olan siyasal Kürt hareketini geriletebilir…