Öcalan “Ben 20 yüzyıl çocuğuyum, o halde onu çözümlemeliyim” der, Bir Halkı Savunmak adlı yapıtında. 

20. yüzyılda 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı felaketi derinden hisseden birçok düşünür vardı. Sartre, Adorno, Horkheimer, Einstein ve Maurice Melau-Ponty en bilinenleri.

Hepsi, insanlığımızın bu en dehşet verici yıkım ve ölüm çağının karşısında durmaya çalışan, bazıları bizzat faşizmin yıkımına karşı taşa-silaha sarılanlardan. Ama en az bilineni Levinas. Faşizme karşı direniş saflarında yer alırken yakalanan ve ailesinin birçok üyesi Nazilerce katledilen Levinas’ın düşünsel tazeliği ve Nazi düşüncesini çözümlemesi, günümüz ve geleceğimiz için oldukça öğretici derslerle dolu. 

Levinas felsefesinde komşuluk etiği, özne, ben, hakikat, öteki-başka, etik-politik toplum, hümanizm ve evrensellik gibi kavramlar dolayımıyla çağın olanca ‘kibarlığına’ ve ihtimamına rağmen nasıl böyle soykırımcı, nefret dolu bir endüstriyel canavarlığı üretebilmiş olmasına karşı hayret, öfke, tefekkür ve karşı koyuş arzusu vardır.

Nazi kamplarında şans eseri hayatta kalmış bir Yahudi düşünür olan Levinas’ın felsefesi, Adorno’nun tüm kitapları yakmak istediği o ana yanıt geliştirmek ister. Çünkü Adorno’ya göre eğer Hitlerizme kadar yazılan tüm kitaplar, bu büyük insanlık ve doğa felaketini durduramamışsa yakılmalı, yok edilmeliydi. 

Öcalan bunun bir ‘çıldırma’ olduğunu söyler. Fakat Levinas, Adorno gibi çıldırmadı, o Adorno gibi pasif ve yılgın bir modern dönem aydını değildi. ‘Etik-politik toplum’ diyerek, başka olmak, var oluşun başkalıkla tamamlanmasına dair düşüncesi bir panzehir gibidir. Biz Öcalan’ın sık söz ettiği Adorno’yu “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz” ve “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz” sözlerinden dolayı seviyoruz ama; esas 20. yüzyıl felaketine karşı Levinas’ın felsefesi, Nazizme karşı büyük tefekkürlerin, acıların ve duygulanımların haykırışıdır. 

Çünkü Levinas; eksterminasyon (ölüm) kamplarında insanlığın dinlerden, hümanizmadan, büyük evrensel beyannamelerden, özgürlük fermanlarına kadar özgürlük aşkının doruğa ulaştığı ‘bilinç’ seviyesinin nasıl olup da bir Nazi köpeğinin gözlerinden okunacak kadar mikro hale geldiğini anlamak ister. Özne yalandır, Ben yalandır, var oluş, etik, erdem, kısacası Parmeneides’den Heidegger’e kadar modern akıl büyük bir yalan söylemiştir. Yaşanan felakete tanıklığı, onun savaş öncesinde de var olan modern insanın başarısızlığı konusundaki fikirlerini olgunlaştırmıştır.

Bin yılların şiddeti ve nefreti devasa bir yük gibi Nazi kamplarındaki Levinas’ın omuzlarına yüklenmiş gibidir. Levinas bundan kaçmayacak kadar büyük bir kafa ve yürektir. İnsanlık, hukuk, hümanizma, evrensellik ve çağımızın diğer modern kavramları dikkatli bakmayı başaran Levinas’ın yalnızca bir köpekte gördüğü bir yalan mıydı? 

İşte Levinas bu yönüyle uçurumun kenarındaki filozoftur, Nietzsche’nin evini Vezüv’ün eteklerine kurmasını koşulladığı hakiki insandır. Levinas’ın felsefesi Vezüv Yanardağı’nın lavları arasından haykırır. 


Bobyy ve Co

Levinas; Zor Özgürlük adlı anı kitabında Bobby adlı nazi köpeğinden söz eder. Biz Kürtlere Esat Oktay Yıldıran’ın Co’sunu hatırlatan Bobby, ölüm kampındaki Yahudi esirleri gördüğünde sevinçle kuyruk sallar ve derin derin bakar. 

Levinas insan olduklarını yalnızca Bobby’nin verdiği tepkilerden, kuyruk sallamalarından ve sevinçten ‘fark ettiklerini’ yazar. Bu yüzden Bobby’e ‘20.yüzyılın son Kantçısı’ adını verir. İnsanlığın evrenselliği üzerine kurulu olan modernizm, insanda yok olmuştur ve Kant’ın insanlık ve hümanizmanın büyük düşünürü olmasına gönderme yapan bu benzetme, modernizmin sadece bir köpeğin gözlerinden okunabilecek kadar mikro bir slogan olduğunu söylemek ister gibidir. 

Yüzleşme üzerine de düşünen felsefesi inim inim inleyen Levinas, Heidegger’in ise asla ‘affedilemeyeceğin’ söyler. Modern aklın vardığı kör sapak, 2. Dünya Savaşı ve soykırımlarsa; bu aklın kendisini bizzat kendisinden başlayarak çözmek, Nietzsche’nin dediği gibi modernizmi kusmak ister. ‘Özne felaketi’ der buna, Levinas. 

T. S. Eliot’ın sanki her iki büyük düşünür ve insanlık savaşçısına seslenerek söylediği şiiri hatırlayalım:

„Şimdiki zaman ve geçmiş zaman

İkisi de belki içindedir gelecek zamanın

Ve gelecek zaman kapsanır geçmiş zamanda

Eğer tüm zaman ebediyen buradaysa

Yakası bırakılmaz tüm zamanın“

Gerçekten de Kürtlerin çok iyi bildiği bir durumdur bu felaket. 

15 Şubat 1999’da Kürtlerin başına gelen kapitalist modernite komplosundaki felakette de Öcalan, tüm düşüncelerin radikal bir eleştirisini geliştirmedi mi? Yine tüm eşitlik ve özgürlük teorilerini çözümlediği alternatif bir paradigma ve politik felsefe ortaya koymadı mı? Bu yüzden her iki düşünür de hem militan hem de kapitalist modernizmin büyük düşmanları olarak Nazi kamplarında ve İmralı adasında büyük kahırla cezalandırılmak istendiler.

Öcalan’ın “Ey zaman ya seni özgür yaşayacağım ya da hiç yaşanmamış sayacağım” sözünü bu şiirle düşünmeli bir de. Öcalan da, Levinas gibi tüm bilinenleri baştan alıp sorgulayarak kendisine, çağına ve evrenine karşı büyük bir sorumluluk ortaya koydu. Hakikate bu denli aşık olan bu düşün ve eylem adamlarının bir ‘hakikat felaketi’ karşısındaki konumları da bu anlamıyla dikkatle incelenmeye, karşılaştırmaya değer. 

İlk patlamadaki oluştan, son doğan bebeğin çıkardığı ilk sese kadar yaşamın ve hakikatin yol arkadaşlığında...