"Göz kamaştırıcı nesnelerin parıltısı arttıkça,
insanın iç gözü de o derece körleşir."
(Gilgamêş Destanı 3. Tablet, Enkidu'ya ait bir deyiş)
Gilgamêş Destanı, milattan binlerce yıl önce yazılmış ve günümüze ulaşmayı başarmış en eski yazılı eserlerden biridir. Sözkonusu eseri bugünün insanı olarak okuduğumuzda, aslında yaşanan muazzam teknolojik devrime rağmen insan doğasının pek bir değişime uğramadığını görürüz. Binlerce yıl öncesi insanının duyguları, özlemleri, hırsları, pişmanlıkları, arayışları, toplum ve doğayla ilişkileri, çelişkileri bir tür değişmez miras olarak günümüz insanına da taşınmıştır. Tabletler, yarı tanrı Gilgamêş ile doğa insanı vahşi Enkidu arasındaki dostluğu konu edinir. Ancak bu görünürdeki simgesel temadır. Destanın ayrıntılı analizi, göçebe-medeni, kadın-erkek, doğa-insan, tanrı-insan iradesi vb. çelişkilerin adeta temel şifrelerini, alt yapıdaki dönüşümün üst yapıya yansıyan simgelerini okumamızı sağlar. Her karakterin temsil ettiği paradigmasal gerçeklik, günümüz insanının yaşadığı çelişkileri de yansıtır.
Destan, bilge tanrıça Ninsun'un yarı-tanrı oğlu Gilgamêş'in kral olma sürecini anlatarak başlar. Kahramanlıklarıyla Uruk halkının dikkatini çeken Gilgamêş köhnemişliği, eski geleneği simgelediğini söylediği meşe ağacını sökerek ve gövdesinde yaşayan yılanı fırlatıp atarak yeni yaşamı muştular. Doğa anadan kopuş eylemini bu şekilde yaptıktan sonra, meşe ağacından yaptığı davulla bir tempo tutturur ve tüm Uruk halkını tıpkı ordusunu tek tip uygun marş yöneten bir komutan edasıyla harekete geçirir. Kral olur olmaz ilk işi, Uruk kentini koruyacak muazzam yükseklikte, sağlam bir duvar örmek olur. Şehirleşme güvenlikli duvarların arasına hapsolmayı gerektirir. Doğadan, göçebe yaşamdan izole edilen şehir halkı elbette rehavete kapılacak, tüketici, doğal reflekslerini yitirmiş bir karaktere bürünecektir. İktidar denilen kötülük tohumu, ancak böylesi bir zeminde serpilip gelişebilir. Ama iktidar zehrini yeni yeni tadan Gilgamêş, büyük bir özlem duygusu içerisindedir. O yüzden kendi dengi olan bir arkadaşın hayaliyle yanıp tutuşur. Bu dost, arkadaş veya müsahip göçebeliğin cesur ruhunu ve gücünü taşıyan, doğayla kopuşu yaşamamış insani hakikatin sembolü olan Enkidu'dan başkası değildir. Ama medeni Gilgamêş; yani yükselişe geçmiş iktidar gerçekliği, Uruk'un onu hapseden duvarlarından kurtarmasını umduğu arkadaşına ancak iktidarının en zirvesindeyken kavuşacaktır. Enkidu kendi doğasında, kendi cennetinde, kendi halindeki Adem'dir. Henüz uyanmamış, bilgi elmasını tatmamıştır. Kategorik olarak Enkidu, evrim geçiren insanın ilk formudur. Göbek deliği yoktur ve doğa durumundan medeniyete geçişte büründüğü form veya kimlik, Gilgamêş'in kendisidir. Yani Gilgamêş'in özlemi, kendi doğasına, medeniyetle tanışmadan önceki geçmişine bir özlemdir de aynı zamanda.
Gilgamêş, iktidarını İştar tapınağıyla Anu tapınağı arasındaki ince denge üzerinden kurar. Eril iktidarının, uygarlığının hegemonik gücünün zirvesine ulaştığında, ilk işi İştar geleneğine; yani neolitik devrimin yaratıcısı olan kadına ayar vermek, gücünü zayıflatmak olacaktır. Ama bunun için medeni yaşayış kültürüyle göçebevi kültürü ataerkil ilkeler üzerinden uzlaştırması; yani Enkidu'yla eril ittifakını pekiştirmesi gerekir. Bu aşamada henüz kadının uygarlaştırıcı etkisine muhtaçtır ve kendi doğasında kendiliğinde yaşayan Enkidu'ya devşirmek üzere İştar tapınağının bir rahibesini (Tehiptilla'yı) Uruk duvarlarının dışındaki bakir doğaya yollar. Enkidu kendi cennetinde, hayvani doğasında yaşayan göçebedir, doğal insandır, doğal değerleri içerimleyen herhangi bir halktır, uyandırılmamış doğa bilincidir, henüz devşirilmemiş Kürt'tür. Kısacası kullanılmaya açık ötekidir. Dahası doğal bilgeliktir; gözü hırsla, yaratıcı maskelerle, iktidarla körleşmemiş insan hakikatidir.
Kadının siyaset uğruna kullanılması, İştar geleneğinin iktidarın hizmetinde diplomatik ve uzlaştırıcı bir rol üstlenmesiyle başlar. Tehiptilla, destanda İştar'ın değerlerini simgeleyen, medeniyetin cezbedici sesini doğaya fısıldayan kadın karakteridir. Havva'nın Adem'e bilgelik elmasını sunması gibi, O da Enkidu'ya bedenini sunarak O'nu 'insanlaştırır'. Doğasından kopararak medeni dünyaya götürür. Tehiptilla cinselliğiyle cezbettiği Enkidu'ya ekmek yemeği, şarap içmeyi ve konuşmayı öğretir. Bu üç simgesel bilgi, neolitik devrimin insanlığa sıçrama yaptırtan dinamikleridir. Ekmek; tarımdır, ekonomik refahtır, berekettir, toplumsal bütünleşme ve ortak yaşamdır. Şarap; sanattır, incelik ve yaratıcılıktır, duygusal zekanın esrik yaratıcılığıdır. Konuşmayı öğrenmesi Enkidu'nun toplumsallaşmasının ilk aşamasıdır. Dil ortak kültür ve diyalogtur. Başka bir perspektiften bakıldığında göçebe Enkidu'nun devşirilmesi ekmeğin getirdiği oburlukla, şarabın sebep olduğu sarhoşlukla ve medeni Uruk dilinin; yani egemenin dilinin öğrenilmesiyle mümkün olur. Enkidu kendi doğasına, diline yabancılaşır ve ancak egemenin dilini öğrenerek sisteme entegre olur. Doğadan Tehiptilla'nın kör edici cazibesiyle koparılan Enkidu, Uruk şehrine vardığında ilk önce Gilgamêş'le dövüşür. Göçebe yaşam tarzı ile medeni egemenin bu karşılıklı güç gösterisinde birbirlerini yenemezler. Tarihin bu aşamasında henüz güçleri denktir. İki denk güç uzlaşarak efsanevi bir dostluğa adım atarlar. Enkidu tüm vahşiyane enerjisini Gilgamêş'in hizmetine vermek-le kalmaz, aynı zamanda bilgece öğütler verir. Medeniyetin göz kamaştırıcı şatafatının Gilgamêş'i etkisi altına almaması için çabalar ama Gilgamêş'i ikna edemeyeceği noktaya gelince işbirlikçiliğe soyunur. Kendi doğasından uzaklaştıkça zayıflayan Enkidu, zaten baştan beri yeniktir. İktidarını sağlamlaştıran, Uruk şehrini yüksek duvarlarla güvenliğe kavuşturan Gilgamêş, doymak bilmez bir hırsla duvarların dışındaki bakir doğayı fethetme isteğiyle yanıp tutuşmaktadır. Doğayı tanıyan, yolları, kapıları bilen Enkidu, Gilgamêş'in ordusuna öncülük ederek Humbaba'nın koruduğu ormanları yok eder. Enkidu, zaman zaman tereddüte düşen Gilgamêş'i yönlendirir. Eski düzene, doğaya yönelik egemenliğini pekiştirmesi, saldırılarını daimi kılması için uğraşır. Tanrı kral Gilgamêş'in şahsında devletin karakteri şekillenir. Talan ve şiddet bu devlet karakterinin zenginlikleri elde etme ve geçim tarzı haline getirmesi biçiminde meşrulaştırılır. Dışa yönelik bu şiddet eğilimi, hemen akabinde iç toplumun kendisine yöneltilir.
Artık gücünün zirvesinde olan Gilgamêş, İştar inancını zayıflatmak, inisiyatifini ele geçirmek için kaba yöntemlere başvurur. İştar'ın son çırpınışı, babası Marduk'tan göksel boğayı salıvererek, Uruk kentine saldırtması için istekte bulunmak olur. Ama Marduk da Gilgamêş'in ataerkil egemenliğinin destekçisidir ve göksel boğayı Uruk kentine değil de duvarların dışına salar. İştar, son çare olarak yine göçebe geleneğe seslenir. Göksel boğayı Uruk kentine süren göçebeler de medeniyetin medeniyetin cazibesine kapılıp Gilgamêş'le uzlaşınca, anaerkil değerler yer altına çekilir. Çiftçi Enkidu ve çoban Dumuzi'nin büyük aşkla bağlı oldukları İştar, medeniyetin kibriyle kendini tanrılaştırmış Gilgamêş tarafından alt edilir. Birinci cinsel kırılmaya denk gelen bu tarihi değişim, toplumun tüm renkliliğinden arındırılması ve eril paradigmaya tüm kapıların açılması demektir. Gilgamêş, neolitik yaşama karşı bir tür darbe yaparak hegemonik diktatörlüğünü ilan eden devlet iktidarının tipik simgesidir.
Kutsal ormanda Gilgamêş'e öncülük eden Enkidu doğaya saldırırken sağ elini kullandığı için, bu elinden başlayarak tüm bedenine yayılan amansız bir hastalığa yakalanır. Kendi doğasına saldırdığından lanetli, hastalıklı, yabancılaşmış, özünü yitirmiş bir hain olarak, bu son O'nun için kaçınılmazdır. Elini Gilgamêş'e uzattığı an zaten ölmüş, kimliğini yitirmiştir. Medeniyetin çürütücü etkisi O'nu da yok etmiştir. O ne kendisi için ne de başkası için olabilen Kürt geleneksel karakteridir. Kraldan daha kralcı kesilen, sistem savunuculuğunda yabancı veya öteki olanın ne derece fanatik olabildiğini gösteren tipik bir örnektir. Kürtlerdeki dostluk anlayışının egemenlerce istismarı tarihin her döneminde karşılaşılan bir gerçekliktir. Kendi halkına yabancı, başkalarına dost olma geleneği Enkidu'dan Harpagos'a uzanır, oradan da günümüze binlerce örnekle ulaşır. Sahibine, sözde dostuna yaranma adına Humbaba'yı katleden Enkidu, koruculuk vahşetiyle özdeş bir pratik sergiler. İşbirliğiyle, kendine ihanetle bir yol aralamaya çalıştığı bu medeniyet tezgahında kısa bir süre sonra yok olup gider.
Enkidu'nun ölümüyle sarsılan Gilgamêş, ölümsüzlüğü bulmak için yollara düşer. Herşeye sahipken, iktidarının doruğundayken ölüm Enkidu'nun şahsında yüzünü göstermiş ve Gilgamêş'in hırsları önünde bir barikat oluşturmuştur. Bu barikatı yıkmak için evini, yurdunu terkeden Gilgamêş'in başından çeşitli maceralar geçer ve ölümsüzlük arayışı nafile bir çabadan öteye geçmez. Sonunda ölümlü bir varlık olduğunu kabullenen Gilgamêş, yurduna dönerek Tehiptilla ile evlenir ve birçok çocukları olur.
Destanın başında uygarlığın dönüştürücü gücü olan İştar inancının güçlü bir temsilcisi olan ve tapınağa gelen misafirleri İştar adına aşk ve sevgiyle onurlandıran Tehiptilla, destanın sonunda Gilgamêş'e ait, onun çocuklarını doğuran sıradan bir kadına dönüşür. Bir nevi kadının yenilgisinin resmidir bu aile tablosu. Tüm dünyaya hakim olma idealinden vazgeçen Gilgamêş, devletleşmenin sağladığı aile despotizmiyle küçük bir reis olmayı sürdürür. Kendisi ölecektir ama ataerkil sistemin ruh kazandırdığı devlet despotizmi ölümsüzleşmiştir. Makro ölçekte olduğu kadar mikro ölçekte de kazanılmış bir eril hegemonya garantilenmiştir. Özünde Gilgamêş destanı doğaya, kadına ve topluma ihanetin destanıdır.
Gilgamêş Destanı her çağda paradigmasal çatışmalar bağlamında tekerrür etmiş olsa da, günümüzde yerini bir hakikat destanına bırakmıştır. Tüm doğal değerlerin temsilcisi olan kadın merkezli bu destanda demokratik, ekolojik, cins eşitlikçi bir paradigma muştulanmaktadır. Öze dönüş, ahlaki ve vicdani anlam gücüne varış zamanın ve mekanın ötesine geçen eylemleri gerçekleştirmekle mümkündür. Nice Kürt kadınının ve erkeğinin yüce katılımlarıyla yazılan bu destan, tarih boyunca ötekileştirilmiş olan herkese ses, ışık olan bir ölümsüzlük destanıdır.
*Bayburt Cezaevi