Bireyin onursal hesaplaşması olan düelloculuk, hiç bir zaman uğramadı, bunların yaşadığı yörelere. O yüzden tanışmadılar, yabancısıdırlar. Ama pusucudurlar. Güçsüze topluca saldırmayı da mertlik bilir ve bu yolda koşar adım giderler.

Güçlünün karşısında, oy zamanı da Kürtler önünde yerlerde sürünen dilenci kesilir, “elini ver öpim abi” makamında, eğilip bükülür, yolda yakaladığına “kardeşim” avazıyla sarılırlar.

Bu, bir “karektersizlik” karekteridir. Kendilerine yakışanıyla, orada, burada taş, sopa, yer yer tabancalarla tek buldukları Kürtlere saldırıyor, evlerini, işyeri ve kurumlarını talana çıkıyorlar.

O karekter, en son İstanbul’un Aksaray’ında, tek kıstırdıkları İrlandalı bir turiste sopalar, sandalye, tahta kutularla, dünya rezili olarak saldırıdaydı.

Bu karekterin “devlet” halini, geçen yüz yıl gördük. Devlet olunca, ilk iş olarak Ermeni ve Rumların, ardından Yahudilerin soyunu kurutup, mal ve mülklerini ele geçirmeye kalkışmış, başarılılı da olmuşlardı.

Dünya sadece seyirciydi. Kıyım serbest, cinayet, toplu kırım, hırsızlık, gasp ve talan yolunda ölenler, güzelleme ile şehit, kalanlar gaziydi.

Sonra yönlerini, yalnız halk Kürtlere verdiler. Hücumlarında kabahat, kusur tanıyor, suç nedir bilmiyorlardı. Günah kavramı zaten semtlerinden geçmiyor, aç kurt gibi dişlerini çak çak birbirine vurarak saldırıyorlardı.

Yüz yıldır, bu böyle…

Ama Kürtler, dirençleriyle, yaman bir halktı. Bu sayede, kırmakla bitiremediler, onları. İşkence ve yangınlarla teslim alamadılar.

Buna rağmen, 1925 yılından beri, “umut Memed’in ekmeği” diye diye Kürtlerin kökünü getirip, bitirme hırsıyla vur ha vur ediyorlar. Dağlarını bile eritip, yer yeri dümdüz etme hırsıyla, dolaştırdıkları yangınlarla, yer yüzünün gülüncü oluyorlar.

Yangına verdikleri toprakları, yeni baştan yakıyorlar.

Sadece iki şehiri örnek alırsak, Türk ordusu, 1925 yılında Diyarbakır’ın Fis ovasında yenilgiye uğrayınca, intikam hırsıyla buraları ateşe vermiş, 1940’a kadar, insansız kalsın, yaban hayvanları bile yaşamasın umuduyla, yangını harlı tutmuştu.

Ova, 50 yılı aşkın zamandan sonra, 1993’de yeniden...

Cumhuriyet gazetesinden Ayşe Yıldırım, dünkü yazısında, bu yılın intikam yangını tepelerinde bağdaş kuran Liceli direnişçi ninelerin (Pirik) sesini aktarıyordu. Recep Tayyip’e “katil” dediği için, bir yıllık hapis cezasına da çarptırılmış, 80 yaşındaki Sakine Arat, nineler arasında, tek başına Kürdistan’ın kırılmayan direncini temsil ediyordu, adeta. Son savaşta, beş evladını kaybeden yanıyla da, başkaldıranların yılmayan sesiydi.

Üç oğlu, başkaldıranların mekanı dağlarda toprağa düşmüştü. Oğullarından biri Türk adaletinin hapishanesinde işkenceyle katledilmiş, ağabeyinin acısına dayanamayan kzı da intihar etmişti.

Ayşe Yıldırım, Pirik Sakine’nin avazını şöyle aktarıyordu:

“Bizim suçumuz ne? Dili bile, ağzından çekilip alınmış insanlarız. Yüzyıllardır bu topraklarda yaşıyoruz biz. Yazabilirseniz bunları yazın. Neden bizim yaşama hakkımız elimizden alınıyor. Bu hakkı size kim verdi? 40 yıldır boynumuzu büktük, bıktık usandık barış demekten. Ya artık barış gelecek ya da haklarımızı almak için sonuna kadar savaşacağız. Bu derdi çekmeye gücümüz kalmadı.”

Silvan da, 1970’de bir gece top ve tanklarla kuşatılacak, şafakta, “evden çıkmak yasaktır” emriyle esir alınacak, hırsızlar ve talancıların hücumundan sonra, ahali namlu tehdidi altında meydana toplanıp, topluca yat-kalk taliminden geçirilecekti.  

Silvan’da bunlar olurken, Serhad’ın dağ köylerinde insanlar tehditle çırılçıplak edilerek yerlerde süründürülüyor, hayvan pisliği yediriliyordu.

O pislik, zalimin yüzünü yansıtan aynaydı. Sonra, başkaldıranlar tarafından boyunlarına dolanıp, ağızlarına tıkıldı...

Bu yaptıklarıyla, Kürt kinini fitilleyenler, Kürdistan’da ektikleri korkuya esir düştüler. Kalelerde, kum torbası burçlarının ardına saklanıyorlar.

Liceli Sakine ninenin deyimiyle Kürtler, artık “sonuna kadar” diyorlar. Şans değil bu. İnsanlığın gidişi, onlardan yana.

Gidişi gören Recep Tayyip, bir yararı, önleyici etkisi olacakmış gibi, küfredercesine Kürtlere, “bölücü” diyor.

Hayır Kürtler bölücü değil. Kimsenin yerinde, köyünde, yurdu, toprağında gözleri yok, elleri uzak. Onlar, sadece kirletilmiş kendi yurtlarını istiyorlar.

İnsanın malını, yurdunu istemesi bölücülük değildir.

Kaldı ki, zorla beraberlik olmuyor, olmadı. Kürdistan’ın ninesi en genç Kürt ruhu Sakine Arat’ın avazıyla bu halk “barış” demekten bıktı, artık. Barış kavramını suçlu yerine koyup yargılayan ve mahkum eden bir karekterle yüz yüzedir, Kürtler.

O nedenle, “kaderlerini tayin”, onların er ya da geç teslim edilecek haklarıdır.