Lilavlar zamanı… Bahar yağmurları ile zirvelerde eriyen karlarla beraber toprakla birleşmesi, derelerin coşması, doğaya mana katması, her çeşit ağaç ve ota bereket katmasıdır. Lilavlar zamanı, ana tanrıçaların mevsimi, bilge insanların mevsimidir.
Dilpak DAĞ
Beşinci mevsimi bilir misiniz? "Hayır" dediğinizi duyar gibiyim. Evet, gerillanın dışında kimsenin bilmediği, tatmadığı beşinci mevsim.
Bu mevsimi ben de gerillalar sayesinde tanıdım ve yaşadım. Gerçekten de doyumu olmayan bir mevsim. Hiç görmediğim envai çeşit çiçek, ağaç, farklı türde hayvanlar… Bir de burnuma gelen o kokular… Papatyalar, ters laleler, yabani laleler, ada çayı, kayalık kekiği ve daha binlercesi… Bu nedenle gerillalara sonsuz borçluyum.
Lilavlar zamanı… Bahar yağmurları ile zirvelerde eriyen karlarla beraber toprakla birleşmesi, derelerin coşması, doğaya mana katması, her çeşit ağaç ve ota bereket katmasıdır. Lilavlar zamanı, ana tanrıçaların mevsimi, bilge insanların mevsimidir. Lilav zamanı Mart ayının Nisan ayı ile bütünleşmesidir.
Kur’an’da “Nisa” kadın anlamında kullanılmaktadır. Asıl kökeni anlaşılıyor ki, kadından gelmedir. Kadın ki kutsaldır. İki canlı olabildiği gibi üç canlı bile olabiliyor. Belki de daha fazla. Kadının kutsallığı farkını ortaya koymaktadır. 9 ay boyunca bir canlıyı karnında taşıyor, doğurduktan sonra da kendi sütü ile besliyor. Nisan ayının bereketinden de anlaşılıyor.
Bütün canlıları canlandıran, yaza hazırlayan bir mevsim. Lilavlar zamanıyla yeşillenir ağaçlar, çiçekler ve yosunlar. Muazzam bir renk cümbüşü oluşturur. Ve insanı kendinden geçiren mis gibi kokusu, bedeni okşayan ılık esen rüzgarı vardır. Yürekler kıpır kıpırdır. Rengarenk yeşil tonlar insanı büyüler. Her açan çiçek sanki bir başka gülümser, her gülüşün anlamı vardır. Lale, kardelen, papatya… Her birinin rengi, kokusu farklı, her biri farklı bir anlam katar doğaya. Çiçeklere konup polenlerinden yararlanan kelebekler ve arılar harıl harıl çalışırlar. Hiçbirinin gönlünü bırakmazlar.
Ağaçlar kış boyunca harıl harıl çalışırken hiçbirimiz çalışmasının farkında değilizdir. Bazen baktığımızda ‘Bu nasıl bir ağaç, kupkuru’ deriz. Fakat bütün mahareti ağacın iç çalışmasındadır. Lilavlar zamanında tomurcukları çatlamaya başlar. Her ağaç farklıdır; yaprağı, meyvesi, gövdesi…
Bazıları erkenden yaprak açarken, bazıları da yavaş yavaş tadını çıkara çıkara açar. Her tonda yeşil rengini bulabilir insan. Kendi kendimize ‘Yeşilin bu kadar tonu var mıydı’ diye sormadan edemeyiz. Dağı bayırı geze geze şahitlik ediyor gözlerimiz.
İnsan gözlerini alamıyor tarifi olmayan manzaralara. Dakikalar, saatler birbirini kovalıyor farkında olmadan. Bir de bakmışız güneş zirvelerin arkasında saklanıyor. Yorulmak nedir hissetmiyoruz bile. Kendimizi buluyoruz bu güzelliğin içinde.
Bir de kaynak sularımız var. Sistem içerisinde para ile satın alırız sözde arındırılmış suları. Suyu avuçlayıp içtiğimizde ‘Ya Star, bu nasıl bir tat’ demekten kendimizi alamıyoruz.
2015’te Cûdî’ye gitmiştim. Yaz ortasıydı. Bir zirveyi tırmanırken sıcaktan betim benzim atmış, boğazım kurumuştu. Bana eşlik eden iki kadın gerilla ile bir yerde mola verdik. Damla damla akan bir kaynağa dayadılar pet şişesini. Kana kana içtikten sonra ‘İşte bu!’ diye bağırmaktan kendimi alamadım. Gerilla Ronya, “Bizim topraklarımız kutsaldır. Her bir karış toprağı, her damla suyu bizim için kutsaldır. Bundandır uğruna can verdiğimiz” demiştim. Sözleri hala kulağımda çınlıyor. Bugün dağları gezerken onu da andım.