Henüz çocukların mülkiyet konusu haline gelmediği ve toplumun tüm üyelerince yetiştirildiği, herkesin çocukların bakımından sorumlu kılındığı bir zaman varmış. Çocukların oluşumunda erkeklerin rolünün belli olmadığı ama doğuran ananın belli olmasına rağmen anaların çocukları kendi mülkleri saymadıkları, tüm anaların tüm çocukların anası sayıldığı bir çağ.

Tanrıçalar çağına ilişkin veriler o kadar az ki, hakim erkek egemenlikli zihniyetle bakıldığında nerdeyse yok sayılacak. Zaten verilerin yok edilmesi de tanrıça kültürünün yok sayılması, unutulması ve tarih olarak dahi anılmaması için uygulanmış bir egemen yöntemidir. Ama verileri kadın zekası ve sezgisiyle yorumladığımızda küçük verilerden büyük anlamlar çıkıyor. Çocukların toplumun geleceği olarak bilindiği, mülkiyet konusu yapılmadığı, istismar edilmediği bir çağ. Çocukların annesi kadar başka annelerin de sütünü emerek sütkardeş oldukları bir çağ. Anaların göğüslerine dolan sütün sancıyla oluşması ardından, aynı sütün bebeklerin dudaklarında toplumun geleceğine ulaşacak yola koyulması ve toplumsal bir anlama dönüşmesi de bu çağın bıraktığı anlam izlerinden.  
Sadece kadın bedenine has bir özellik ve temel bir ekonomik faaliyet olarak gelişen bu eylemin zamanla, erkek sistemi hakim kılındıkça “çiğ süt emmiş” sözündeki gibi kirli anlamlara konu edilmesi, tabi ki kadınlığa, analığa ve tanrıça kültürüne bir saldırıdır. Aynı zamanda insan kutsallığına yönelik de cehaleti gösterir. Analarımızın beden ateşinde pişerek dünyaya yeni gelen bir bebeğin ağız tadıyla buluşma kutsallığına erişen ana sütüne bu hakaret tam bir erkek egemen dili ve zihniyeti açık etmektedir. Erkek bedeni bu anlamıyla eksiktir, yeni doğan bebeği besleyecek bir şey üretemez bedeninden. Bu yoksunluk erkeklerde derin psişik sonuçlara neden olur. Ekonominin kadın elinden alınması aşamalarındaki egemen erkek ısrarının bu yoksunlukla bağını kurmak zor değildir. Erkekliğin büyük kısmı bu eksiklik psikolojisinin telafisidir.
Süt çağı çocuklarının ortak analık formuyla yetiştirilmesi yöntemiyle bebeklerin ana-baba mülkiyetine girmemesi, toplumsal ortaklıklarla büyümesi ve kendisi olabilmesi ve irade oluşturarak evrende biricik varlık oluşunu yaşamsal kılması sağlanırmış. Gel zaman git zaman egemen erkek sisteminin gelişmesiyle birlikte, ki bu dönem aile ilişkilerinin de yeniden düzenlendiği ve daraltıldığı bir zaman olmaktadır, zihnine mülkiyet zehri giren erkek çocukların ortak analık formlarıyla yetiştirilmesine karşı çıkar olmuş. Kişiliği şekillenmeden önce tanrıça kültürü içine alınarak yetiştirilen çocukların verilmesine karşı direniş, zamanla tanrıçalara karşı bir anti propagandaya dönüşmüştür. Ve tabi ki bu yaşam tarzına karşı koyuşları geçiş çağında tanrıça kültürüne yönelik saldırılar şeklinde somutlaşmıştır. Çocukları yetiştiren geleceği oluşturmaktadır. Bugün soykırım uygulanan yerlerde küçük çocukların kaçırılarak egemen kültür içinde eritilmesi de o dönemlerdeki tepkinin erkek egemenlikli sistemde dışa vurumu ve çağlar boyunca sürdürüldüğünü gösterir.  
Lohusa kadınların bebeklerinin albastı tarafından öldürüleceği, yeni doğum yapan kadınların yalnız bırakılmaması gerektiği söylenir bugün. Anadolu ve Mezopotamya’da da yaygın olan inanca göre albastı ya da pîrhebok, yaşlı bir kadındır ve sadece doğum yapan kadınlara görünen bir cindir. Cindir ama cinssiz değil, cinsiyetlidir. İşte bu yaşlı kadın, tanrıçanın binlerce yıllık erkek egemenlikli zulmüne direnen izsürücüsü, belki de kendisidir. Bebeklerin tanrıça ana tarafından alınıp götürülerek doğal toplum yaşamını öğrendiği zamanlardaki erkek korkusunun bugüne kadar bu formla gelişi ilginçtir. Doğumun zorluklarını yaşayan kadınlar bu şekilde korkutulmakta, hatta kimi anneler bu telkinlerden dolayı halisünasyonlar görmektedir.
Hatırlarım, kuzenim doğduğu zaman teyzem, yalnız kaldığında bir kadının gelip odayı temizlediğini, hep ona baktığını, ona bakarken dahi odayı süpürmeye devam ettiğini söylerdi. Kendisinin de içindeki korkuyla çocuğuna iyice sarıldığını, onu hiç bırakmadığını da eklerdi. O kadının yaşlı ve sakin biri olduğunu, öyle hırsız ya da katil birine benzemediğini ama yine de o geldiğinde uyumadığını söylerdi. Ona göre geçmiş zamanlarda yaşayan ve çocuğu olmayan kadınların içinde kalan çocuk özlemini giderme biçimiydi bu ziyaretler. Tabi onca uyarı ve telkinden sonra albastı teyzeme gelmesin de kime gelsin!
Bugünkü tüm bilmelerin, algıların, nedenini geleneğe dayandırıp bilmediğimiz dil ve yaşam kalıplarının hepsinin altında bir tanrıça kültürü ve onu inkar eden bir egemen erkeklik kültürü vardır. Bunu bir özgürleşme şartı olarak bilmelerin en başına koymak gerekir. Hiçbir şeyin pazar konusu olmaktan kurtulamadığı dünya sisteminde çocukların mülkiyet nesnesi haline getirilmesine rağmen korunamaması sistemdeki toplum ve insan karşıtlığının sonucudur. Ne o çok sevdiklerini söyledikleri aileler ne de güvenlik gerekçesiyle varlığını sürdüren devletler çocukları koruyamamaktadır. Tam tersine aile içinde sistem içileştirilen özellikle kadın formuyla köleliğe aşina kılınan çocuklar devletle tanışınca da tümden derinleştirilmiş bir köleliğe mahkûm kılınmaktadır. Her gün onlarca çocuk katledilmekte, yaralanmakta, yaşam hakkından koparılmaktadır. Egemenlikli sistem içinde şekillenen ailede çocuklar özgür iradelerinden koparılmakta ve iradesiz cesetler haline getirilmektedir. Egemen sistemin çemberini kıran çocuklardan şüphe edilmektedir.
Çocukların yüreği tüm egemen sistemlere rağmen özgür ve temizdir. Çocukların sezgileri tüm bilimlerden daha üstün ve keskindir. Tabi ki egemen zihniyet şüphe duysa da köle yaşamdan kaçacak kadar özgürlüklerini korumaktadırlar. Yirmili yaşlarda da olsa çocuklar bilir ki çemberi kırdığı için tüm ozanlardan, bilgelerden ve peygamberlerden şüphe duyulmuştur. Yönünü tanrıça kültürüne, Dehaklara karşı özgürlük ateşlerinin yakıldığı dağlara veren çocukların kaçırıldığını söylemek erkek egemen sistemin yalanıdır.
Tanrıça gerçeğinin zaman içinde Lilit, ardından Pîrhebok hikayesine dönüştüğünü az çok biliyoruz. Bir yüzyıl kadar sonra hikayedeki Pîrhebok PKK olursa şaşırmayalım!