Elinde avucunda anlama dair hiçbir şey kalmayanlar ne yapar? Anlamı tümden yitiren ve yaşamın herhangi bir ediminde hissedemeyenler ancak öldürmenin hazzını yaşayabilir. Türklük ve İslamiyet sendromundan hiçbir zaman çıkamayan ve bölünme fobisini elinde bir silah gibi sürekli tutan Türkiye cumhuriyeti, tüm kurumlarıyla ve çete güçleriyle öldürme eyleminden haz bekleyecek kadar dibe vurdu. Özgürlük mücadelesi boyunca Kürtler, vahşet uygulamalarıyla oldukça fazla karşılaştı. Katliamlar, soykırımlar, katlettiklerini kaybettirmeler, tecavüzler, ev ve insan yakmalardan tutalım daha birçok uygulama TC tarihinin bir parçası olduğu gibi bu vahşetler Türkiye tarihinde vatan mefhumunun oluşumuna dahil edilerek kutsallaştırıldı.
Türkiye cumhuriyetinde her gün gerçekleşen olaylar, yapılan saldırılar, kadınlar, çocuklar, Kürtler, Aleviler, Ermeniler ve tüm toplumsal kesimlerin karşılaştığı varlık, özgürlük ve güvenlik sorunları ülkenin içinde olduğu vehameti gösteriyor. Her bir olay birçok şey anlatıyor. Her şey kendinden öte bir şey oluyor ve dil kazanıyor. Kürdistan’da yaşanan ve günlük yaşamın akışına karışan her şey siyasal anlamlardan ziyade her Kürdistanlının Türk devletine bakışını şekillendiren olaylardır. Her saldırı, Kürtlerin belleğinde bir yeni alan açıyor. Artık yıkmıyor, yok etmiyor, artık her saldırı yeni bir alan yaratıyor. Çünkü yok oluş süreci bitmiş, var oluş süreci başlamıştır.
Artık Kürtler korkmadığını haykırıyor. Öz yönetim direnişinde yer alan ve fazlasıyla bedel veren anaların “korkmuyoruz” çığlıkları öylesine söylenmiş sözler değildir. Ötesi yoktur. Korku yoksa her şey vardır. Göze alınmayacak hiçbir şey kalmamış demektir. Kürtler yaşamın direnmekle mümkün olduğunu Mazlum Doğan Amed zindanlarında “Direnmek yaşamaktır” dediğinden bu yana öğrendi. Ve topyekün direnmenin öz yönetimlerini oluşturmakla ve kendi yaşamını kendi iradesiyle oluşturma, yaratma ve yönetmekle yeni bir anlam kazanarak özgürlüğü getireceğini gördü.
Kürdistan’daki öz yönetim direnişinde kadın, yaşlı, çocuk genç her yaştan insan katledildi. İzlediğimiz bazı filmlerden biliriz. Mafyalar dahi kadın ve çocuk katletmeyi ahlaksızlık sayarlar. Ancak Türkiye cumhuriyetinde “kadın da olsa, çocuk da olsa” diyerek katliam talimatı vermeyi ülkenin cumhurbaşkanı ve başbakanı kendi ahlakları gereği saymaktadır. Katletmeyi tek yöntem olarak gören Türkiye cumhuriyeti ve AKP’nin vahşi çeteleri olan polisler Kürdistan’da katledilen gençlere uyguladıkları işkence ile Kürtlerin belleğindeki Türkiye devleti mefhumunu giderek farklılaştırıyor, bölüyor parçalıyor.
Kürdistan’ın güzel evlatlarından biri olan özgürlüğe sevdalı Lokman Birlik katledildi ve cenazesi Kürt’ün belleğinde silinmeyecek izler bırakacak kadar vahşi uygulamalara maruz kaldı. Bir halatla polis aracına bağlanarak yerlerde sürüklendi, yanıbaşında polisler resim çektiler. Kimileri DAİŞ’e benzetti bu vahşeti. DAİŞ denen şeyin, Türk özel savaş sisteminin Arap sahasında piyasaya sürülen bir kolu olduğunu kabullenmediğimiz sürece bu benzetmeleri yapmaya devam etmek mümkün. DAİŞ, TC özel savaş sisteminin gayri meşru çocuğudur. Onun kanından, onun aklından, onun pisliğinden türemiştir. Benzetmeleri ona göre yapmak gerekir. Bir bölge JİTEM’i olarak kurulup Ortadoğu’ya sürülen DAİŞ vahşetini kendinden menkul görmek körlük olur. Kafa kesme, katletme, kadın ya da erkek olsun tecavüz etme ve yakma başta olmak üzere tüm DAİŞ uygulamalarına baktığımızda bu uygulamaların Türk özel savaşının, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi boyunca uyguladığı saldırı yöntemleri olduğunu görürüz. Türk özel savaşının yaptığı ve gizlediği vahşi saldırıları DAİŞ kimliğiyle görünür kılması, aynı zamanda Türk faşizminin Arap halkına bir saldırısı, faşizmin bir açılımıdır.
Lokman Birlik’in cenazesine yapılanlar, birkaç kişinin inisiyatifiyle gelişen münferit bir olay değildir. Diyanetin yaptığı açıklamadaki gibi dinin olumlamadığı bir durum olması beyanı da hiçbir şeyi değiştirmez. Bu saldırı, merkezi bir saldırıdır. Bu saldırıyla, Bakurê Kürdistan’da direnen gençlik, direnen toplum ve Kürtlerin öz yönetim iradesi hedef alınmıştır. Türk devleti, Lokman Birlik’in cenazesine yaptığı saldırılarla birlikte DAİŞ’in fiziki ve fikir babası olduğunu bir kez daha göstermiştir. Lokman Birlik’e yapılanlar, birkaç polisin değil, Türkiye cumhuriyetinin kimliğidir. “Söylem eylemdir” denir. Eylem de söylemi sözsüz anlatır. Eylemleri yapıp tersi söylemlerle eylemlerin etkisini azaltmaya çalışmak anlamsızdır.
Bu uygulamalar için provokasyon da denilebilir. Ancak bu saldırıda da gördüğümüz gibi Kürtlere yapılanları anlatabilecek kavram bölücülüktür. Esas bölücülüğü Türk devleti yapmaktadır. Asıl bölücülüğü AKP ve çeteleri yapmaktadır. Kürtlerin Türkiye toplumuyla birlikte yaşamaması, nefretle dolması, hiçbir şekilde yan yana gelemez ögeler haline dönüşmesi ve düşmanlıkla dolması için Türk özel savaş düzeneği her türlü saldırıyı yapmaktadır. Her bir faşist polisin saldırısı ve vahşeti birlikte yaşamayı engelliyor, bölücülüğü geliştiriyor. Demokratik özerklik sistemi temelinde Türkiye’deki tüm toplumsal kesimlerle birlikte yaşamak isteyen Kürt toplumuna yapılan bu saldırılar sadece ve sadece Kürtlerde nefreti büyütmeyi, düşmanlık mefhumunu oluşturmayı, ayrılıkçılığı derinleştirmeyi, milliyetçiliği hortlatmayı ve demokratik ulus anlayışının yenilgisini hedeflemektedir.
Önder Abdullah Öcalan’ın dünya insanlığına sunduğu en anlamlı ve özgürlükçü proje, birlikte yaşamanın en optimal projesi olan demokratik ulus projesidir. Ve Kürtler, tüm Türk özel savaş saldırılarına, AKP çetelerinin tüm vahşetine, katliamlarına rağmen direnmeyi, direnerek yaşamayı bilecektir. Çünkü tüm parçalardaki Kürtler, 21. yüzyılın özgürlük yüzyılı olduğuna inandı ve yaşama iddiasını Önderlik gerçeğiyle güçlendirerek kendi yaşamını kendi iradesiyle kurma iddiasını gösteriyor. Lokman Birlik’e saldıranların kimliği saldırdıkları kadardır. Kürtlerin kimliğiyse uğruna canını vermekten sakınmayan, özgür yaşamda ısrar eden, direnen ve zafere yürüyen Lokman Birlik’tir.