Türkiye'nin sınırları Lozan anlaşması ile çizilmiş ve Lozan anlaşması TC devletinin uluslararası hukuk temelinde tanınması olmuştur. Bu nedenle Lozan'ı imzalayanlar bunu bir zafer olarak görürken, karşı olanlar da hezimet hatta ihanet olarak görürler. Çünkü, 12 ada-Batı Trakya ve Kerkük-Musul başkalarına bırakılmıştır.

Ama kim ne derse desin, o günden beri bütün devlet yöneticilerinin dillerine pelesenk ettikleri ve bize ezberlettikleri bir söz vardır:

"Bizim kimsenin bir karış toprağında gözümüz yok. Kimseye de verecek bir karış toprağımız yok"

Hatta Başbakan Çiller bunu "Kimseye bir çakıl taşı bile vermeyiz" diyerek en uç noktaya vardırmıştı.

Resmiyette durum bu iken, uygulamada her fırsatta fütuhatçı duygular kabarmış ve işgal girişimleri yapılmıştır.

İkinci Emperyalist Paylaşım savaşı sürecinde bu nedenle Hitler ile bir yakınlaşma olmuş ve Azerbaycan'ı kurtarma (!) hazırlığı yapılmıştır. Ama Hitler orduları Moskova önlerinde bozguna uğrayınca bu plan boşa çıkmıştır.

Yine Irak'ta, 1958'de kraliyeti deviren askeri darbe olunca, fırsat bu fırsat deyip Kerkük-Musul yollarına düşülmüş ama NATO dur deyince geri dönülmüştür.

1974'te Kıbrıs'daki faşist Sampson darbesi bahane edilip Kuzey Kıbrıs işgal edilmiştir. Bu işgal halen sürmektedir. Bazı milliyetçi odaklar hala "Gitmişken niye hepsini almadık" diye dövünmektedir. Lozan benzeri bir hezimet-ihanet tartışması bu konuda da yapılmıştır.

SSCB'nin dağılmasından sonra dünya yeniden paylaşılırken en önemli bölge, zaten kanayan bir yara olan Ortadoğu olmuştur.

Körfez savaşı ve ABD'nin Irak'ı işgal girişimleri başlarken, Türkiye'de de eski yayılmacı iştahlar kabarmıştır. Dönemin cumhurbaşkanı Özal bunu -tam da kendisine yakışan bir tüccar kafasıyla- "Bir koyup üç alacağız" diyerek açıklamıştı. Özal, "Osmanlı'dan sonra çok korkaklaştık. Orduya bu kadar yatırım yaptık, bu kadar modern silahlar aldık. Hiç olmazsa bunları denemiş oluruz" diyordu.

Gene de Özal daha gerçekçiydi. Bu amacına ulaşmak için, göstermelik de olsa Kürtlerle anlaşmak gerektiğini görmüş ve bu yolda çaba göstermişti. Sadece Barzani-Talabani ile değil, Öcalan ile de ilişki kurmuş, ilk ateşkes süreci böyle başlatılmıştı. Ne var ki, geleneksel statükoculuk bu esnekliğe ve maceraya hazır değildi. Generaller "Oraya gireriz ama çıkamayız" diyorlardı. Kırılmanın altında kalan ve bunu canıyla ödeyen Özal oldu.

Şimdi bu hevesleri canlandıran Erdoğan çıktı piyasaya.

Yolsuzluk-hırsızlık batağında debelenen Erdoğan hesap vermek yerine içte ve dışta savaş politikasına sarıldı. Geleneksel statükoculuk bu sefer "Terörü ezmek" bahanesiyle Erdoğan'ın arkasında birleşti. Başkanlık sistemi Erdoğan darbesinin ve diktasının meşrulaştırılmasıdır.

Erdoğan çetesinin Şam'a gitmek hevesleri kursaklarında kaldı. Ama Halep, Musul ve Kerkük'ü fethetme hevesleri canlandı. Yani Güney Kürdistan'ı ve Rojava'yı gözlerine kestirmişler. Erdoğan, Êzîdîleri 74’üncü fermanla tehdit ediyor. Yani DAİŞ eliyle yapamadıklarını bu defa doğrudan yapmak istiyorlar. Fırsat bu fırsat, bir daha ele geçmez diyorlar. Bu uzun ve kanlı bir savaş macerası demektir. Yeni Osmanlı'yı böyle kuracaklarına inanıyorlar.

Başbuğ'dan Bahçeli'ye, Türkeş'e, Baykal'a, Perinçek'e kadar geniş bir çevre bu amaçla Erdoğan etrafında birleşmiş bulunuyor. CHP bile bu projeye açıkça karşı çıkmıyor. Hatta "Teröre karşı sonuna kadar arkandayız" diyerek gizli ve dolaylı olarak destekliyor. Bazı sözde sol çevreler de Perinçek tavrını aşamıyor.

Kürtlerle ve tüm halklarla eşitlik içinde, birlikte özgürce yaşamak yerine, DAİŞ ile işbirliği halinde, Kürtlere karşı Sünni İslamcılığa, Türk-İslam sentezine dayalı Yeni Osmanlı macerasına girmek bütün bölge halkları için felaketten başka bir şey getirmez.

Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmakla kalmaz, candan da, evden de oluruz.

Özgürlük, demokrasi, emek ve barış güçleri Erdoğan şefliğindeki ırkçı savaş cephesini durdurmak zorundadır.