Son iki yüzyılda insanların yaşamını bir bütün değiştiren olgulardan biri de göç olmuştur. Göç, toplumların bilincinde, hafızasında derin izler bırakmıştır ve bırakmaya devam etmekte. Göçün etkisi insanın fiziksel çevresine, maddi yaşam koşullarına ve ruhsal yapısına sirayet etmekte ve hatta bunları yeniden şekillendirmektedir. Bu özelliklerinden dolayı dönüşü olmayan göçler, kişinin fiziksel ve ruhsal dünyasında yol ayrımlarını da belirginleştiren bir süreci ifade etmektedir.
Ortadoğu'da ve Kürdistan'da ulus devlet kurumsallaşmasının bir sonucu olarak da zorunlu göç olgusu hep gündemde olmuştur. Bu durum Suriyeli mültecilerin Avrupa'ya yürüyüşü ile aktüel ve acil bir hüviyete bürünmüştür. Mülteci, çeşitli nedenlerle baskı görmesi nedeniyle, ülkesini terk etmek zorunda kalan insandır. Mültecinin öncelikli amacı yaşamına yönelik bir tehdidin olmadığı emniyetli bir çevrede yaşamını idame ettirmektir. (bkz. Buz 2004: 7).
Mültecilik, zorlu ve geleceği belirsizlikler içeren bir yaşamı ifade eder. Mültecileri ülkelerinden göç etmeye zorlayan nedenler, çoklu travmaların görülmesine sebep olabilir. Bu çoklu travmalarla beraber gelinen ülkedeki yaşam koşulları, sığınma politikası ve insan haklarına verilen değer, mültecilerin kaderini tayin etmede önemli unsurlar olarak karşımıza çıkarlar. Mülteciler genellikle ülkelerinde yaşadıkları çoklu travmalar nedeni ile psiko-sosyal desteklere ihtiyaç duyarlar fakat sığındıkları devletler onları 'reva' gördükleri yaşam koşulları içinde çaresiz bırakmayı tercih ederler. Üstelik gelinen ülkede mültecilerin kendi ayakları üzerinde durmasına yardımcı olacak ve sosyal becerilerini harekete geçirecek olan çalışma hakkı genellikle verilmemektedir ki şu anda Suriyeli mültecilerin çoğunlukla yöneldiği Almanya da kaideyi bozacak istisnayı teşkil etmiyor.
Kitlesel göç hareketleri dünyada neredeyse tüm sınırlar arasında gerçekleşmektedir. Bu durum devletleri bu konu üzerine eğilmeye zorlamıştır. Sonuç olarak da göç ve kitlesel sığınma durumlarına ilişkin birtakım evrensel sözleşmeler imzalanmıştır. Özellikle İkinci Paylaşım Savaşı sonrası göç ve iltica konularına yaklaşım, insani yardım ve insan hakları bağlamında değerlendirilmeye başlanmıştır. Uluslar arası düzenlemelerde mültecilere yönelik yürütülen çalışmalar, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi, 1967 tarihli protokol ve 1969 tarihli Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi çerçevesinde yürütülmektedir. (bkz. 2004: 7-8).
Göç
Göç tarihsel bir olgudur, toplumsal düzeni etkiler, insanları sosyal, ekonomik, psikolojik vb. yönlerden çeşitli sorunlarla karşı karşıya bırakır. Farklı tarih ve mekanlarda yaşanan göç hareketleri benzer özellikler gösterir. İnsanlar kimi zaman daha iyi yaşam standartları için kimi zaman ise karşılaştığı baskı, zulüm, ayrımcılık gibi sebepler yüzünden göç etmek zorunda kalmışlardır. Göç günümüze özgü bir kavram değildir. Yüzyıllar boyunca insanlar, siyasal, dinsel, ırksal baskı veya silahlı çatışma ve şiddet olayları yüzünden yurtlarını ya da içinde yaşadıkları toplumları terk etmişlerdir. Zira kitlesel zorunlu göçlerin gerçek tarihini özellikle modern ulus devletlerin kuruluşundan başlatmak doğruya en yakın yaklaşım olur.
Göç olgusu genel olarak isteğe bağlı ve zorunlu göç olmak üzere ikiye ayrılır. İsteğe bağlı olan göç; ekonomik, eğitim, sosyal ya da başka bir amaçla toplumunu ve ülkesini herhangi bir baskı faktörü olmadan değiştirmektir. Bu kategoriye; uluslar arası göç, yasal olmayan göç, uluslar arası iş göçü de girmektedir. Zorunlu olanlar ise savaş, sivil çatışmalar, devrimler, ayrımcılık, dinsel rekabet, doğal afetler ve gelişim programları yüzünden yerinden edilen insanları içermektedir. Bu kategoriye sığınmacılar ve yerinden edilenler girmektedir (bkz. Parnwell 1993: 41)
Mültecilik ve sığınma
Devletler ile uluslar arası kuruluşlar mülteci, sığınmacı ve göçmen konularında farklı tanım ve kavramları tercih etmekte, kendi perspektiflerine göre konuya ilişkin tanımlar yapmaktadırlar.
1951 tarihli Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) kuruluş tüzüğünde mülteci; "Irkı, dini, milliyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti ya da siyasal düşüncesi nedeniyle, zulme uğrayacağına dair haklı bir korku duyduğu için uyruğunu taşıdığı ülkenin veya milliyeti yoksa, eskiden ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan ve geri dönemeyen ya da uyruğu taşıdığı ülkenin hükümetin korumasından yararlanamamak veya ikamet ettiği ülkeye dönmek istemeyen her kişi" olarak tanımlanmakta (BMMYK 1998:64).
1967 yılında kabul edilen protokol ile 1951 sözleşmesindeki tanımda değişiklik yapılmamış ancak, coğrafi ve tarih sınırlaması kaldırılmıştır. Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi’nde ise mülteci tanımı için 1951 Cenevre Sözleşmesi'ndeki nedenlere ek olarak; "Dış saldırılar, işgal, yabancı egemenliği ya da ülkelerin bir kısmında veya tamamında görülen kamu düzenini ciddi şekilde bozan olaylar nedeniyle ülkeyi terk etmeye zorlanan kişiler" de eklenmiş ve mülteci tanımının kapsamı genişletilmiştir (bkz. Buz 2004: 12).
"Sığınmacı" ve "mülteci" kavramları uluslar arası hukukta farklı tanımlanmıştır. Buna göre kişi 1951 Cenevre Sözleşmesi'nde belirtilen nedenlerden dolayı bir başka ülkeye sığınmak için başvurduğunda "sığınmacı"dır. Hakkında gerekli araştırmalar yapılıp iddialarının doğruluğu kanıtlandığında ise "mülteci" olur ve kendisine "mülteci statüsü" verilir (bkz. Ural 2005: 48).
Mülteci ve sığınmacı için ortak ele alınan haklar ve standartların birçok devlet tarafından ihlal edildiğini hatırlatmakla beraber birkaç önemli maddeyi şu şekilde sıralayabiliriz
1. Düşünce, ifade ve toplantı hakkı,
2. Alıkoymaya (gözaltı) karşı koruma,
3. Adli yargılama hakkı,
4. Seyahat özgürlüğü hakkı (örneğin Almanya'da sığınmacıların bu hakkı mülteci statüsü tanınana kadar ihlal edilir),
5. Çalışma hakkı (Birçok ülkede sığınmacıların bu hakkı kanunlarla ihlal edilir),
6. Irk ayırımcılığına karşı sığınmacıları koruyan standartlar,
7. Mültecilerin zulüm riski olan ülkelere geri gönderilmelerine karşı korunma hakkı.
BMMYK tahminlerine göre şu anda dünyada 45 milyon insan mülteci veya mültecilerle benzer koşullarda yaşamakta. Bunların % 80-85'i bulundukları bölgelerin dışına çıkamamakta ve uzun mesafeler kat etememekteler. Hatta çoğunlukla da bulundukları ülkelerin sınırlarını dahi aşamamaktalar (2012 tahminlerine göre ülke içi göç eden mültecilerin sayısı 28 milyon). Yukarıdaki veriler göz önünde bulundurulduğunda 2012 yılında Avrupa Birliği ülkelerine iltica başvurusunda bulunan 300 bin kişi devede kulak bile sayılmaz.
Kaynak:
Buz, Sema. "Zorunlu Çıkış Zorlu Kabul- Mültecilik" SGDD Yayınları, Ankara 2004
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), Dünya Mültecilerinin Durumu 1997-1998 Bir İnsanlık Sorunu, Cenevre: Oxford University Press, 1998
Parnwell, Mike. Population Movements and the Third World, Routledge, Londra 1993
Ural, Serpil. "Mültecilere Yönelik Psikososyal Destek Projesi" Çoluk Çocuk Dergisi Ankara 2005