Soykırım denilince akla sadece fiziki bir kırımın gelmesi yanılgısı, siyasi, toplumsal ve hukuki mücadeleler sonucunda gittikçe zayıflıyor. Kültürel kırım, dil kırımı, dinsel kırım, cinsiyet kırımı gibi kavramların da bu alandaki terminolojide ve söylemde süreli ya da devamlı yer alması, bu mücadeleler sayesinde gerçekleşti. Ancak bu gelişmeler ve hukuki alandaki sınırlı bazı kazanımlar (en azından uluslararası hukukta) soykırım tehlikesinin farklı gruplar için azaldığı anlamı taşımaz. Bunun en bariz örneğini şu an Kürtler yaşıyor: Siyasi soykırımın yanı sıra kültürel soykırımla da karşı karşıyayız. 

'Soykırım' kavramında ısrar ederken Türk devleti şahsında Kürt kimliğine karşı girişilen yok etme, varlık alanı bırakmama siyasetinin devamlılığına da vurgu yapmış oluyoruz. Bütün saldırılar bir yana, Bakurê Kurdistan’ın tek Kürtçe çocuk kanalı Zarok TV’nin kapatılmasının özel olarak ele alınması, hiç süphesiz bu 'soykırım' pratiğinin en bariz ispatı olarak görülebilir.


Kürtler düşmanları kadar hassas olabilmeli

Konu ile ilgili Kürt medyasının duayenlerinden, ekranın en eski yüzlerinden ve yazar kimliği ile de öne çıkan Rêşad Sorgul ile bir sohbetimiz oldu. Sorgul’un şu tespiti önemli: "Kürt dilini yok etmeye çalışan devletin bu konudaki ısrarı, Van depreminde de, öz yönetim direnişinde de kendini gösterdi. Yüz yıllık asimilasyon ile kırım politikasını devam ettirme konusunda oldukça hassas davranıyor. Van’da Türkçe eğitim veren okullar derslerini çadırda devam ettirebildi; Şırnak’ta da hemen üstünkörü bir tamirat ile okulları devreye sokabildi. Soykırıma karşı Kürt tarafının da en az karşı taraf kadar hassas olması, hassas davranması gerekir ki, boşa çıkarılabilsin."

Rêşad Sorgul, topyekün saldırıları 'devletin Kürt varlığına saldırısı' olarak değerlendirirken ontolojik olarak her varlığın, her toplumsal yapının, her kimliğin 'var olma hakkına saldırıyı' ise 'soykırım teşebbüsü' ya da 'soykırım pratiği' olarak nitelendiriyor. 

Bu düşünsel mecra doğrultusunda Zarok TV ve Jiyan TV’nin kapatılmasının özel bir yeri olduğunu da kabul ediyor Sorgul: "Bir toplumsal birimin, herhangi bir kimliğin geleceği çocuklarıdır. Kürt toplumunu ele aldığımızda ise onun varlığını iki ana argümanla meşrulaştırdığını görürüz ki bunlar kültür ve dildir. Zarok TV’nin kapatılması hiç kuşkusuz Kürt halkının gelecekte var olmasına karşı bir saldırıdır. Jiyan TV, Kürt diyalektleri içinde varlığı en fazla tehlikede olan Kirmanckî lehçesinde yayın yapıyor. Bu diyalektle yayın yapan bir kanalın kapatılması da bu dile ve onu konuşanlara karşı, onların varlığını yok etme amaçlı bir saldırı."


Garezimizi mi yitirdik?

Öyleyse hiç şüphesiz her varlık, bu tür saldırılara karşı koyar, koyabilmeli. Hele hele Kürtler gibi tek bir köyünün savaşçıları imparatorluk ordularına karşı direnebilmiş bir halk için durum böyle olmalıydı. Helmuth von Moltke’nin Xerzan Kürtlerine karşı Osmanlı ordusunun seferlerini yazdığı mektuplarında Hezo’ya bağlı bir köyün böylesi kahramanca bir direnişine dair anlatı mevcut. Öyleyse neden Kürtler, bu saldırılara karşı seferber olamadı? Özellikle de Zarok TV’nin kapatılmasına neden karşı durul(a)madı? 

Rêşad Sorgul, bunu anlatmadan önce kendisinin asimilasyon tarifini yapmakta fayda görüyor: "Asimile olduğunda düşmanına benziyorsun. 'Dijmin' (Kürtçe: Düşman), 'bana karşı' demek. Eğer düşmanlığımız var diyorsan, bu içindeki bir garezden geliyordur. Bu garez de elbette bir fikre dayanıyor. Bu olmadığında sen asimile olmuşsun demektir; ona yakınlaşmış, ona benzemiş oluyorsun. Mizahı senin mizahın oluyor, fikri senin fikrin, dili senin dilin; ağız tadı senin ağız tadın oluyor, aynı müziği dinliyorsun. Öyle oluyor ki sen ve ben ayırımı ortadan kalkıyor. O kendi kalıyor ve sen de o oluyorsun."


'Bu kahpe düşmana' bir darbe...

Sorgul, Kürtlerde özetle "Bana ettin, çocuğuma etme" olarak da tanımlanabilecek bir karşı çıkışın yaygın olduğu görüşünde. Ancak Türk devletinin soykırım saldırılarına karşı seferber olamayan bir toplumsal yapının özelliklerine dair bazı ipuçları da veriyor: "Eskiden, çok da değil 50 yıl önceye kadar Kürtlerde eğitim sistemi, ağırlıklı olarak medreselere dayanıyordu. Buralarda meleler, fıkıh öğrencileri veya seydalar ders verirdi. Arapça’nın yanı sıra Kürtçe de öğretilirdi. Bunu yapanlar bir köyün onlara vereceği zekata razıydı. Bu insanlar bana göre belli bir raddeye kadar kültürel anlamda önemli bir görevi yerine getirdi. Günümüzde ise Kürtçe’yle ilgilenenler, ona gönül verdiğini ya da Kürtperver olduğunu söyleyenler ise bunun çeyreğinin yarısını dahi yapmıyor! Öğrencileri yok veya çok az, ders verme yok ya da kısıtlı, dilsel anlamda propaganda yani bir mekana gidip hikaye anlatmak gibi şeyler de yok veya çok az. Kürtçe’ye gönül veren öğretmenler bir ordu gibi seferber olsaydı, her biri on öğrenciyi eğitseydi, bu kara baht sistem çökecekti. Ancak bunu göremiyoruz. Bu alanda bir güvensizlik var, halen bir inanç oluşmuş değil. Bunu gerçekleştirirsek şu zorba düşmana bir darbe vururduk inancını göremiyoruz, bu çok zayıf."


Çocuklarımız için neden ayaklanmıyoruz? 

"Biz Kürtler neden dünyayı ayağa kaldıramıyoruz? Bir karış toprağı için ölmeye ve öldürmeye hazırken, çocuklarımız, geleceğimiz elimizden alınırken neden seferber olamıyoruz" sorusundaki ısrarıma ise Rêşad Sorgul, şöyle yanıt veriyor: "Bizim insanımız çocuğunun elinden tutup onu 'düşmanım' dediği zalimin okuluna götürmekte sakınca görmüyor. Şu an durumumuz bu. Kürt siyasi alanı genel olarak Türk devletinin Kürtlere düşmanlık ettiği kanısında. Ancak bakıyoruz ki bu şuura sahip kişiler de çocuğunu tutup düşmanının okuluna götürüyor. Zaten bu şuura sahip olanların tamamı bu zalimin -Türk devleti- okullarına çocuklarını göndermezse, bu sistem yıkılır."

Aslında sohbetimiz epey uzun sürdü ancak ben çok küçük bir kısmını paylaşabildim. Yine de konuşmamızdan alıntıladığım bölümlerin hem Türk devletinin son saldırılarındaki hedeflerini daha fazla gözler önüne sermesi açısından hem de Kürt siyasi, kültürel ve toplumsal alanının muhtemel eksikleri açısından çarpıcı olduğu açık. Kürt halkının varlık mücadelesinin ve ona karşı soykırım amaçlı yürütülen saldırıların bu perspektiften tartışılmasının faydalı olacağı kanaatindeyim.