AKP hükümeti, özellikle Başbakan Tayyip Erdoğan’ın medyayla ilişkisi başından beri eleştiriyi hak ediyordu. Erdoğan, başbakanlığının daha ilk yılında kendisine soru soran gazetecileri fırçalamaya başlamıştı. On bir yıldır iktidarda bulunan bu siyasi ekip, kendisine karşı gayet önyargılı ve düşman büyük Türk medyasına rağmen Kasım 2002 seçimlerinden büyük bir zaferle çıkmıştı. Erdoğan, medya-iktidar ilişkilerini yeniden düzenleyeceklerini, demokratikleştireceklerini söylüyordu. Fakat AKP de kadim gelenekten kopmayarak aşırı merkezi siyasi yapının tepesine oturunca gördüğü ve elinin ulaşabildiği manzaradan gayet hoşnut kaldı. Mağduriyetten kurtulunca demokratlıktan da sıyrılmanın adet olduğu bir siyasi kültür içinde, askeri vesayet budanmış olsa da daha çok merkezileşen, giderek tek-adam rejimine dönüşen ve büyük medyada üretilen hemen her kelamı kontrol etme gayretinde bir siyasi-hukuki-keyfi yapıya yöneldi.
Anayasada ve kendi yasasında “özerk” olduğu belirtilen, gelirinin yüzde 90’ına yakını (elektrik faturaları ve elektronik aletlerin bandrolleri aracılığıyla) vatandaştan toplanan TRT, tamamen AKP’nin propaganda aygıtı haline getirildi. Anadolu Ajansı da öyle. Sabah-atv grubu ile Show TV-Akşam grubu TMSF’nin el koymasından sonra gayet ehven şartlarla AKP’ye, hatta Başbakan’a yakın işadamlarına devredildi ve köleleştirildi. Diğer büyük medya ise kimi zaman cezalandırılarak (Aydın Doğan’a vergi borcu gibi), kimi zaman da özelleştirmelerle, ihalelerle ödüllendirilerek köleleştirildi. Sonuç, hepimizin bildiği gibi, Roboskî Katliamı’nın ve Gezi isyanının büyük Türkiye medyasının TV kanalları tarafından verilmemesiydi.
Gezi isyanı, birkaç ağaç için isyan değil, “Ben orman adına ( “milli irade”, kutsal “sandık”, “yüzde 50”) konuşuyorum ve siz ne derseniz deyin, bildiğimi yapacağım” diyen zihniyete karşı ağaçların isyanıydı. Ve beklemediği büyüklükte, beklemediği bir yerden gelen isyandı. AKP iktidarı ve Başbakan Erdoğan için sarsıcı oldu; karşısına çıkılamaz gücüne bir meydan okumaydı ve üstelik, meydan okuyanlar sonuç olarak kaybetmedi.
İkinci darbe, Cemaat-AKP ittifakının çatlaması oldu. Ortalığa saçılan telefon görüşmeleri, yolsuzluk iddiaları, medyaya nasıl baskı yapıldığı bir yana, bu yarılma merkez medyada dengeleri değiştirdi. Cemaat medyası muhalefete geçince, hedef sayısının artmasıyla ortaya çıksa tek ve kolay hedef olarak vurulacak Doğan Grubu da hükümete eleştiri dozunu arttırdı. Böylece, 11 yıldır kontrol ettiği merkez medyanın bir bölümüne söz geçiremez hale düştü.
Gezi isyanı, konvansiyonel medyadan ve merkez medyanın internet uzantılarından ümidini kesmiş, çoğu genç büyük bir kitleyi hükümetin kontrol edebildiği alandan tamamen kopardı. Bu dinamik ve homojen olmayan kitle enformasyon ihtiyacını sosyal medyadan karşılıyor ve üstelik kendisi de bir enformasyon kaynağı olarak iş görüyor. Türkiye’de de nüfusun giderek daha büyük bir kesimi haberleri gazete ve TV kanallarından değil cep telefonları marifetiyle alıyor ve Facebook ile Twitter ana mecra olarak işliyor. İşte böyle kontrolden uzak ve etkili bir alanı, hele ittifakların çatladığı, devlet bürokrasisi ve yargının denetimini tekeline alma mücadelesi verilen ve bu yüzden bütün kirli çamaşırların lekeleriyle ve kokularıyla ortalığa saçıldığı bir ortamda “başıboş”, yani özgür bırakmak, AKP’nin ve asıl Başbakan Erdoğan’ın varoluş tarzına ters. Fakat yasal kısıtlamalarla Türkiye gibi bir ülkede internette etkili bir sansür uygulamaları çok zor görünüyor ve bu süreç hükümeti fena halde hırpalayacak.
Baskıyla iş gören zihniyetin önünde tek yol vardır: Daha fazla baskı yapmak. Çünkü o ana kadar yaptığı baskının yetmediğini görür, zira baskıya rağmen aykırı sesler çıkmakta, biri başını kaldırmaktadır. Bu durumda, yeteri kadar baskı yapmadıklarını düşünürler ve hem basıncı arttırırlar hem de baskıladıkları alanı genişletirler. AKP de bu kuralı izledi. Merkez medyaya muazzam bir siyasi baskı uyguladılar. TRT ve AA’da, utanç verici bir borazan haline getirinceye kadar, partizanca kadrolaştılar. TMSF eliyle genişlettikleri has medya organlarını bir taarruz silahı olarak fütursuzca kullandılar ve bu işi yaptırabilecekleri “gazeteci”leri yemlediler. Örneğin, 10 yılda, her yaştan, 17 daireli genel yayın yönetmenleri yarattılar ve onlar da pervasızca iktidar tetikçiliğine girişti.
Gazetecilik bu sefil çarpışmada pek kimseden merhamet görmeden can verdi gitti. RTÜK baskısı, bir yandan sürüyordu; NTV, bir belgeselde, Leonardo da Vinci’nin Vitruvius Adamı’nı bile sansürlemişti. Neyin sansürlendiğinin önemi yoktur, herhangi bir şeyin sansürlenebileceği kabul edildiğinde, “herşey sansürlenebilir” demektir ve sansürlenir.
Bu baskılar da yeterli olamadı ve meşhur internet yasası geldi. Evet, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül iki maddesinin düzeltilmesi için uyardı, fakat yasa yine de yeteri kadar kötü. Yasa, AKP iktidarının herkesi susturmak istediğini gösteriyor. Ve ateşle oynuyor. Bu mantığın sonu kahvehanelerdeki konuşmalara bile müdahale etmektir.
Başbakan’ın konvoyu geçerken, kaldırımda kem söz söyleyen bir genci Erdoğan’ın korumalarının polis aracına sokmaya çalıştığını Facebook’taki bir paylaşımda gördüm. George Orwell’in alemine doğru hızla yol almaktayız. Geleneksel medya insanlara zaten yetmiyordu, yetmez. Gazetelerde yazan, TV kanallarında konuşan insanların sayısına ve isterseniz kalitesine bakın, bir de uçsuz bucaksız internette yazanların sayısına ve kalitesine. Evet, çer çöp de var ama mücevherler de var. Üstelik derin sorunları olan bir toplumda insanların kendilerini ifade etmesine izin vermezseniz, onları sokağa itiyorsunuz demektir.
AKP acaba, Kürtlerin spor olsun diye mi dağa veya sokağa çıktığını düşünüyor? Ve sokak, belli şartlar yerine geldiğinde, kontrol edilemez bir “varlık”tır. Başbakan, internet yasasını protesto zamanında da dediği gibi, Taksim’de gösterilere izin vermeyeceklerini söyleyip duruyor. Meydan şimdi daha da genişledi ama Başbakan insanlar toplansın istemiyor. Meydanlar, “insanlar toplansın” diye vardır.
Protesto, sokak gösterileri, sandık ne kadar kutsalsa o kadar kutsaldır. İfade özgürlüğü yoksa sandığın hiçbir demokratik numarası yoktur. AKP, aynı Taksim Meydanı’nı yasaklar gibi, sonsuz genişlikteki İnternet Meydanı’nı kısıtlamak istiyor. Baskıyı buraya kadar genişletmek istiyor. Kişilerin itibarını sarsıcı nitelikte yayınları engellemek istiyor. Bu gibi tanımlar son derece muğlaktır ve tarihin her döneminde sansür mekanizmasının işletilmesi için biçilmiş kaftandır. Bakanların, başbakanların, devlet ekranının yanlış işlerini gözlerden saklamak istiyorlar.
Ama bu kadar da değil. MİT yasasını yeniden yapıp bu istihbarat kurumunu hem Türkiye vatandaşları hem bölgedeki hem de korkarım biraz daha uzak bölgelerdeki ülkelerin insanları için daha tehlikeli hale getirecekler. Yasa tasarısının medyayı ilgilendiren kısmına gelirsek;
MİT’le ilgili sadece belge değil, bilgi yayınlamak da yasaklanıyor ve sadece yazan ile editöre değil, medya patronuna da 9 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor! MİT istediğini dinleyebiliyor, biz istediğimizi söyleyemiyoruz.
MİT yargı denetiminden kaçırıldığı gibi medya denetiminden de kaçırılıyor. Ve AKP hükümeti bunu, şu anda görünen haliyle, siyasi sorumluluktan kaçmak için yapıyor. Amaç, PKK ile görüşen/görüşecek MİT mensuplarını soruşturmadan muaf tutmak. Peki, ama bütün toplumu ilgilendiren, iliklerine kadar siyasi bir meseleyi, kurumsal bir siyasi sorumluluk almadan ne zamana ve nereye kadar bir ajanlık kurumuyla götürebilirsiniz? Sonuna kadar -kafalarında bir son varsa- böyle götürmek istiyorlar ve bu yüzden de aykırı seslerin çıkmasını istemiyorlar. Öyle sesler çıkınca Yalçın Akdoğan hemen bir akort veriyor. MİT’le yürütüyorlar, çünkü gerçek bir müzakere ancak açıkça ve özgürce konuşarak yürütülebilir ve bu sorumluluğu almak istemiyorlar. İfade özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmak ilk hedef (ve o daha başlangıç, mücadeleye devam); demokratikleşme için ancak o zaman umutlanabiliriz.
M. ALP DAÐISTANLI: Sansür varsa demokrasi yoktur